Rehbere dön
AZTRENDEFRESNLRUITSQBSROKYDA

Kuran Bilime Yol Gösterir: Din, bilimin doğru yönlendirilmesini sağlar

İçindekiler
  1. Giriş
  2. Akıllı tasarım, yani yaratılış
  3. Din bilimi teşvik eder
  4. Din, bilimin doğru yönlendirilmesini sağlar
  5. Din ile bilim daima uyum içindedir
  6. Kuran'ın bilimsel mucizeleri
  7. İman eden bilim adamları
  8. Geçmişte yaşamış iman eden bilim adamları
  9. Geçmişte yaşamış diğer imanlı bilim adamları
  10. Günümüzün imanlı bilim adamları
  11. Müslüman bilim adamları
  12. Günümüzün diğer iman eden bilim adamları
  13. Sonuç
  14. Kaynaklar

Bilim, içinde yaşadığımız maddesel dünyanın deney ve gözlem yoluyla incelenmesine denir. Elbette bilim bu incelemeyi yaparken, deney ve gözlem yoluyla elde ettiği verilere dayanarak ve bu verileri göz önünde bulundurarak sonuç çıkaracaktır. Ancak bunun yanı sıra, her bilim dalında araştırma öncesinde kabul edilen bazı temel kıstaslar vardır. Bu kıstasların tümüne birden "paradigma" adı verilir.

Bu temel kıstaslar, yapılacak olan bilimsel araştırmaların "istikametini" belirler. Bilimsel araştırmalardaki ilk adım bir "hipotez" (varsayım) belirlemektir. Bilim adamları inceleyecekleri konu hakkında ilk başta belirli bir hipotez ortaya atarlar. Daha sonra bu hipotez bilimsel verilerle sınanır. Eğer yapılan deney ve gözlemler hipotezi doğrularsa, "hipotez", "kanıtlanmış bir prensip ya da kanun" olarak adlandırılır. Eğer hipotez yalanlanırsa, başka ihtimaller denenir ve bu süreç devam eder.

Dikkat edilirse bu sürecin ilk aşaması olan hipotez belirlenmesi, bilim adamlarının benimsediği tamamen yanlış bakış açısı ile ilgilidir. Örneğin bilim adamları, bu yanlış bakış açıları nedeniyle, "maddenin, herhangi bir bilinçli düzenleme olmadan kendi kendini düzenleme yeteneğine sahip olması" gibi bir hipotez ortaya atabilirler. Sonra da bu hipotezi doğrulamak için yıllar süren uzun araştırmalar yapabilirler. Ama maddenin böyle bir özelliği yoktur ve dolayısıyla tüm bu çabalar başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Hatta eğer bilim adamları bu hipotezde çok ısrar ederlerse, araştırmalar yıllar, hatta nesiller boyu sürebilir. Sonuçta ise ortaya çok büyük bir zaman ve imkan kaybı çıkar. Oysa başlangıçta "maddenin, herhangi bir bilinçli düzenleme olmadan kendi kendini düzenlemesi mümkün değildir" fikri ile yola çıkılsa, buna dayalı bilimsel araştırmalar da çok hızlı ve isabetli bir şekilde ilerleyecektir.

Dikkat edilirse, bu nokta, yani hipotezi doğru belirleme noktası, bilimsel bulgulardan farklı bir kaynağı gerektirmektedir. Bu kaynağı doğru tespit etmek ise çok önemlidir, çünkü az önce verdiğimiz örnekte olduğu gibi, kaynağın yanlış belirlenmesi bilim dünyasına yıllar, on yıllar, hatta asırlar kaybettirebilir.

İşte bu aranan kaynak, Allah'ın insanlara ulaştırdığı vahiydir. Çünkü Allah, evrenin ve tüm canlıların yaratıcısıdır ve dolayısıyla bu konular hakkındaki en doğru, tartışmasız bilgi Allah'tan gelen bilgidir. Nitekim Allah Kuran'da bu konular hakkında bize önemli bilgiler vermektedir. Bunların en belirginlerini şöyle sıralayabiliriz:

Evreni Allah yoktan var etmiştir. Her şey bir amaç üzerine yaratılmıştır. Bu gerçeğin bir sonucu olarak doğada ve tüm evrende tesadüflerin oluşturduğu bir kaos değil, yaratılmış olan kusursuz bir düzen bulunmaktadır.

Maddesel evrenin, özellikle de üzerinde yaşadığımız Dünya'nın tüm özellikleri insan yaşamına uygun olacak şekilde yaratılmıştır. Yıldızların ve gezegenlerin hareketlerinde, yeryüzü şekillerinde, suyun ya da atmosferin özelliklerinde insanın yaşamasına imkan sağlayan belirli bir amaç bulunmaktadır.

Tüm canlı türlerini Allah yaratmıştır. Ayrıca, bal arıları örneğinde bildirildiği gibi, bu canlıların hareketleri de Allah'tan gelen özel bir ilhamla gerçekleşmektedir.

Bunlar, Allah'ın Kuran vesilesiyle bizlere öğrettiği mutlak gerçeklerdir. Bu gerçekleri temel alan bir bilim anlayışı da hiç şüphesiz çok büyük bir başarı elde edecek, çok verimli bir biçimde insanlığa hizmet edecektir. Nitekim tarihte bunun açık örnekleri vardır. 9. ve 10. yüzyıllarda Müslüman dünyasında görülen bilimsel ilerleme, bilimin yukarıda sayılan doğru temeller üzerine oturtulması sayesinde mümkün olmuştur. Batı'da da fizik, kimya, astronomi, biyoloji, paleontoloji gibi bilim dallarının tüm öncüleri, Allah'ın varlığına inanan ve O'nun yarattıklarını inceleme amacıyla araştırma yapan büyük bilim adamlarıdır.

Einstein, insanların hedeflerini belirlerken dini gerçeklerden yola çıkmanın önemini şöyle ifade etmiştir:

"İnsanın gerçek hedefini din belirler. Ancak hangi vasıtalara başvurulması gerektiği noktasında bilimin de söyleyeceği şeyler vardır. Bilim, gerçeği eksiksiz öğrenmek isteyenler tarafından şekillendirilip belli çerçevelere oturtulur. Ama yine de bunun kaynağında büyük ölçüde din vardır. Ben derin bir imana sahip olmayan herhangi bir bilim adamı düşünemiyorum."6

Ancak 19. yüzyılın ortalarından itibaren bilim dünyası bu İlahi temelden uzaklaştırılmış ve materyalist felsefenin etkisi altına girmiştir.

Materyalizm, tarihi eski Yunan'a kadar uzanan bir düşünce tarzıdır; maddenin mutlak varlığını savunur ve Allah'ı inkar eder.

Materyalizm bu iddialarını bilim dünyasına aşamalı bir biçimde benimsetmiş ve 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bilimsel araştırmaların büyük bölümü bu iddiaları desteklemeye ayrılmıştır. Bu amaçla, evrenin sonsuzdan beri var olduğunu varsayan "sonsuz evren modeli", canlılığın tesadüfler sonucunda ortaya çıktığını öne süren Darwin'in evrim teorisi, insan zihninin beyinden ibaret olduğunu öne süren Freud'un görüşleri ve benzeri teoriler ortaya atılmıştır.

Ancak bugün geriye dönüp baktığımızda, materyalizmin bu iddialarının bilime sadece zaman kaybı "kazandırdığını" görürüz. Çünkü bu iddiaların her birini ispatlayabilmek için on yıllar boyunca pek çok bilim adamı çabalamış, ancak ortaya çıkan sonuçlar bu iddiaların geçersiz olduğunu göstermiştir. Bulgular, aynen Allah'ın Kuran'da haber verdiği gibi evrenin yoktan yaratıldığını, insan yaşamını gözeten bir amaca göre düzenlendiğini, canlılığın tesadüfler sonucunda ortaya çıkmasının ve evrimleşmesinin imkansız olduğunu ispatlamıştır.

Şimdi bu gerçekleri sırasıyla inceleyelim:

Materyalistlerin "sonsuz evren" fikirleri sonucunda bilimin kaybettikleri

  1. yüzyılın başlarına dek materyalistlerin hakim olduğu bilim dünyasındaki yaygın görüş, evrenin sonsuz boyutlara sahip olduğu, sonsuzdan beri var olduğu ve sonsuza kadar da var olacağı şeklindeydi. "Statik evren modeli" adı verilen bu inanışa göre evrenin bir başlangıcı ve sonu yoktu, evren sınırsız bir maddeler bütünüydü. Materyalist felsefenin temelini teşkil eden bu görüş, evrenin yaratılmış olduğunu da reddediyordu.

Materyalizme inanmış ya da bu felsefenin etkisinde kalmış olan çok sayıda bilim adamı, söz konusu "sonsuz evren" modelini bilimsel çalışmalarına temel olarak aldı. Astronomi ve fizik alanlarındaki tüm çalışmalar, maddenin sonsuzdan beri var olduğu varsayımına dayanıyordu. Kısacası pek çok bilim adamı uzun yıllar boyunca boşuna çabalamıştı. Çünkü bilim, çok geçmeden bu efsaneleri yıkacaktı.

Sonsuz evren modelinin yanlış olduğunu gören ve buna karşı bilimsel bir alternatif getiren ilk kişi, Belçikalı bilim adamı Georges Lemaître oldu. Lemaître, Rus bilim adamı Alexander Friedmann'ın bazı hesaplamalarına dayanarak, evrenin gerçekte bir başlangıcı olduğunu ve bu başlangıçtan itibaren sürekli genişlediğini öne sürdü. Ayrıca, bu başlangıç anından arta kalan radyasyonun saptanabileceğini de belirtti.

Hubble, kullandığı dev teleskobu ile yıldızların hem bizden hem de birbirlerinden sürekli olarak uzaklaştıklarını keşfetti.
Hubble, kullandığı dev teleskobu ile yıldızların hem bizden hem de birbirlerinden sürekli olarak uzaklaştıklarını keşfetti.

Burada Georges Lemaître'in aynı zamanda bir din adamı olduğunu da vurgulamak gerekir. Lemaître, "evreni Allah'ın yoktan yarattığı"na yürekten inanıyordu. Yani bilime materyalistlerden çok farklı bir temelden yaklaşıyordu.

İlerleyen yıllar, Lemaître'in inandığı temelin doğru olduğunu ortaya çıkaracaktı. İlk olarak Amerikalı astronom Edwin Hubble kullandığı dev teleskopla yıldızların hem bizden, hem de birbirlerinden sürekli olarak uzaklaştıklarını keşfetti. Evrende her şey birbirinden uzaklaşıyorsa, bunun gösterdiği tek bir sonuç vardı: Evren genişlemekteydi, yani materyalistlerin iddia ettikleri gibi durağan değildi.

Evrenin durağan olmadığını aslında Albert Einstein daha önce teorik olarak hesaplamıştı. Ancak bu hesaplar sonucunda elde ettiği veriler, o dönemin durağan evren modeliyle uyuşmadığı için bu buluşunun üzerinde durmamış ve bir kenara bırakmıştı. Einstein daha sonra bu olayı "kariyerinin en büyük hatası" olarak adlandırmıştı.

Evrenin genişlemesi önemli bir gerçeği daha gösteriyordu: Evren genişlediğine göre, zaman içinde geriye doğru gidildiğinde evrenin tek bir noktadan genişlemeye başladığı ortaya çıkıyordu. Yapılan hesaplar sonucunda ise bu tek noktanın sıfır hacme sahip olduğu anlaşılıyordu. İşte evren de bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı. Bu patlamaya "Big Bang", yani "Büyük Patlama" adı verildi.

Aslında bu patlayan noktanın sıfır hacme sahip olduğu ifadesi teorik olarak kullanılmaktadır. Çünkü sıfır hacim ifadesinin karşılığı "yokluk"tur. Yani evren yokluktan var olmuştur. En doğru ifadesiyle "yoktan yaratılmıştır".

Big Bang teorisi yoktan yaratılış gerçeğini açıkça göstermektedir. Ancak bu teorinin kabul görmesi için bilimsel delillerinin de bulunması gerekiyordu. 1948 yılında George Gamow, evrenin büyük bir patlama ile oluşması durumunda, Lemaître'in de daha önce belirttiği gibi, evrende bu patlamadan arta kalan bir radyasyonun olması ve bu radyasyonun evrenin her yanında eşit miktarda bulunması gerektiği varsayımını öne sürdü.

Gamow'un bulunması gerektiğini söylediği bu delil kısa sürede ortaya çıkarıldı. 1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki araştırmacı bu radyasyonun kalıntılarını keşfettiler. "Kozmik Fon Radyasyonu" adı verilen bu radyasyonun kökeni Dünya değildi; evrenin her yerine dağılmış bir radyasyondu. Böylece uzun süredir evrenin her yerinden eşit ölçüde alınan ısı dalgasının Big Bang'in ilk dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıktı. Penzias ve Wilson bu buluşlarından dolayı Nobel Ödülü'ne layık görüldüler.

COBE uydusu Big Bang hipotezinin delillerini kısa sürede buldu.
COBE uydusu Big Bang hipotezinin delillerini kısa sürede buldu.

1989 yılında ise Amerikan Ulusal Uzay Araştırmaları Merkezi NASA, Kozmik Fon Radyasyonu'nu araştırmak üzere uzaya COBE uydusunu gönderdi. Bu gelişmiş uyduya yerleştirilen hassas tarayıcılar da Penzias ve Wilson'ın ölçümlerini birkaç dakika içinde doğruladı.

Evreni Allah'ın "Big Bang" ile yoktan yarattığının bu delillerle ispatlanması, materyalist bilim adamlarını büyük bir şaşkınlığa uğrattı. Çünkü yıllar boyunca yaptıkları çalışmaların, ortaya attıkları fikirlerin, dayanaksız teorilerinin birer birer yıkıldığına şahit oldular. Ünlü ateist felsefeci Antony Flew bu konudaki düşüncelerini şöyle ifade etmektedir:

"İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım: Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını. Ben hala ateizme inanıyorum, ama bunu Big Bang karşısında savunmanın pek kolay ve rahat bir durum olmadığını itiraf etmeliyim."7 Bu örnekte görüldüğü gibi, materyalizme körü körüne inanan bazı insanlar, karşılarına ne kadar çok bilimsel delil çıksa da bunu kabul etmek istememektedirler. Hatta bu gerçeği bizzat itiraf etseler bile, materyalizme bağlılıktan vazgeçememektedirler.

Bununla birlikte, bir zamanlar Allah'ın varlığını inkar eden, ateist dünya görüşüne inanan pek çok bilim adamı bugün evrenin sonsuz güç sahibi Allah tarafından yaratıldığını kabul etmiştir. Örneğin Big Bang hakkındaki çalışmaları ile tanınan Amerikalı bilim adamı William Lane Craig bu konuda şöyle der:

"Gerçekte, 'hiçlikten sadece hiçlik çıkar' kuralına uygun olarak, Big Bang'in doğaüstü bir sebebi olmalıdır. Patlama öncesindeki tekillik, her türlü zaman-mekan kavramlarının sona erdiği sınır olduğuna göre, Big Bang'in fiziksel bir sebebi olması imkansızdır. Aksine, Big Bang'in nedeninin fiziksel uzay ve zaman sınırlarını tümüyle aşmış, evrenden tamamen bağımsız ve akıl almayacak derecede kudretli olması gerekmektedir. Dahası, bu sebep, kendi bağımsız iradesine sahip olan bilinçli bir varlık olmalıdır... Dolayısıyla evrenin kökeninin sebebi, evreni sırf kendi iradesi ile belirli bir zaman önce var eden bir Yaratıcı'dır."8

Big Bang teorisinin bize gösterdiği önemli bir sonuç, başta da belirttiğimiz gibi, İlahi bilgilerden yola çıkan bir bilim anlayışının evrenin sırlarını çözmekte son derece başarılı olmasıdır. Materyalist felsefeden yola çıkan bilim adamları ortaya "sonsuz evren" modelini atmışlar, ama tüm çabalarına rağmen bu teoriyi temellendirememişlerdir. Georges Lemaître'in dini kaynaklardan yola çıkarak öne sürdüğü Big Bang teorisi ise bilimsel gelişmeye ivme kazandırmış ve evrenin gerçek başlangıcının anlaşılmasını sağlamıştır. 20. yüzyılın bilim tarihine baktığımızda, benzeri bir durumun diğer alanlarda da yaşandığını görebiliriz.

"Evrende düzen yoktur" iddiası sonucunda bilimin kaybettikleri

Materyalistler, evrenin sonsuzdan beri var olduğunu savundukları gibi, evrende bir amaç ve düzen olmadığını da iddia etmişlerdir. Evrendeki tüm düzen, ahenk ve uyumun sadece tesadüflerin bir sonucu olduğunu öne sürmüşlerdir. Önceki sayfalardaki iddia gibi bu iddia da yine 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bilim dünyasına hakim olmuş ve bilimsel çalışmalara yön vermiştir.

Örneğin, evrende bir düzen olmadığını gösterebilmek amacıyla "kaos teorisi" adlı bir varsayım ortaya atılmıştır. Önceki sayfalarda da değindiğimiz gibi bu teoride, kaosun (karmaşanın) içinden kendi kendine düzenlilik oluşabileceği iddia edilmiş ve bu iddiayı destekleyebilmek için sayısız bilimsel çalışma yapılmıştır. Matematiksel hesaplar, teorik fizik çalışmaları, fiziksel deneyler ve kimyasal araştırmalar hep "evrenin bir kaosun ürünü olduğu nasıl gösterilebilir" sorusuna cevap bulmak için sürdürülmüştür.

Oysa yapılan her yeni araştırma, kaos ve tesadüf varsayımlarını biraz daha geçersiz kılmış ve gerçekte evrende çok büyük bir düzen bulunduğunu göstermiştir. Özellikle 1960'lı yıllardan itibaren yapılan araştırmalar, evrendeki tüm fiziksel dengelerin insan yaşamı için çok hassas bir biçimde ayarlandığını ortaya koymaktadır. Araştırmalar sürdürüldükçe, evrendeki fizik, kimya ve biyoloji kanunlarının, yer çekimi, elektromanyetizma gibi temel kuvvetlerin, atomların ve elementlerin yapılarının insanın yaşamı için tam olmaları gereken şekilde düzenlendikleri birer birer ortaya çıkmıştır.

Kompleks bir sistem gördüğümüzde, bu sistemin bilinçli, akıl sahibi biri tarafından hazırlandığını hemen anlarız.
Kompleks bir sistem gördüğümüzde, bu sistemin bilinçli, akıl sahibi biri tarafından hazırlandığını hemen anlarız.

Batılı bilim adamları bugün bu olağanüstü düzene "İnsani İlke" (Anthropic Principle) adını vermektedirler. Bu ilke, evrendeki her ayrıntının insan yaşamını gözeten bir amaçla düzenlendiğini destekler mahiyettedir.

Bu sonuçla birlikte, materyalist felsefenin bilim dünyasına empoze ettiği "evren, içinde hiçbir amaç ve anlam olmayan bir maddeler yığınıdır, tesadüflerle işler" şeklindeki telkinin gerçekte bilime aykırı bir masal olduğu ortaya çıkmıştır. Ünlü moleküler biyolog Michael Denton, Nature's Destiny: How the Laws of Biology Reveal Purpose in the Universe (Doğanın Kaderi: Biyoloji Kanunları Evrendeki Amacı Nasıl Gösteriyor) adlı kitabında bu konuda şu yorumu yapar:

"20. yüzyıl astronomisi içinde ortaya çıkan yeni tablo, geçtiğimiz dört asır içinde bilimsel çevrelerde yaygın kabul gören bir varsayıma karşı ciddi bir baş kaldırı oluşturmaktadır. Bu varsayım, yaşamın evren içinde ortaya çıkmış tesadüfi ve önemsiz bir kavram olduğu düşüncesidir... Modern kozmoloji ve fizik tarafından ortaya konan deliller, aslında 17. yüzyıldaki doğal teoloji savunucularının aradıkları, ama o dönemdeki bilim düzeyi içinde bulamadıkları delillerdir."9

Bu alıntıda sözü edilen "doğal teoloji savunucuları", 17. ve 18. yüzyıllarda yaşayan ve bilimsel delillere dayanarak ateizmi geçersiz kılmayı ve Allah'ın varlığını ispatlamayı hedeflemiş dindar bilim adamlarıdır. Ancak yine yukarıdaki alıntıda belirtildiği gibi, o dönemde bilim düzeyinin zayıf oluşu, bu bilim adamlarının açıkladıkları gerçeklerin yeterince delillendirilememesine neden olmuş ve bunun sonucunda materyalizm ideolojisi 19. yüzyılda bilim dünyasında hakim hale gelmiştir. Oysa 20. yüzyıl bilimi bu süreci tersine çevirmiş ve evreni Allah'ın yarattığını ispatlayan açık delilleri ortaya çıkarmıştır.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta ise, "evrende bir amaç ve düzen yoktur" şeklindeki materyalist hurafenin bilim dünyasına kaybettirmiş olduğu zamandır. Bu hurafeyi destekleyebilmek için ortaya atılmış olan tüm teoriler, formüller, teorik fizik çalışmaları, matematiksel denklemler vs., hepsi boşa harcanmış birer çabadır. Aynen ırkçı ideolojinin 2. Dünya Savaşı'nı ateşleyerek insanlığı felakete sürüklemesi gibi, materyalist ideoloji de bir hiç uğruna bilim dünyasını karanlığa sürüklemiştir.

Oysa eğer bilim dünyası materyalizm yanılgısı yerine, evreni Allah'ın yarattığı gerçeğini temel almış olsaydı, bilimsel araştırmalar da bu gerçeğe göre yürütülmüş olacaktı.

Evrim teorisini kanıtlama yönündeki umutsuz çabalar sonucunda bilim dünyasının kaybettikleri

Bilimin yanlış temeller üzerine oturtulmasının en açık örneğini Darwin'in evrim teorisinde görmek mümkündür; yıllar önce bilim dünyasına giren bu teori, gerçekte tüm bilim tarihinin en büyük yanılgısı olmuştur.

Evrim teorisi, canlılığın tesadüfler sonucunda bazı cansız maddelerin bir araya gelmesiyle oluştuğunu iddia eder. Bu iddiaya göre tesadüfen oluşan bu canlılar, yine tesadüfler sonucunda evrimleşerek başka canlılara dönüşmüşlerdir. Bu senaryonun ispatlanması için bir buçuk asırdan fazladır çok büyük bir çaba harcanmakta, ama bilimsel deliller hep teorinin aleyhine çıkmaktadır. Nitekim elde edilen bütün deliller evrimin asla gerçekleşmediğini, canlıların birbirine aşamalı olarak dönüşmesinin doğru olmadığını, tüm canlı türlerinin ayrı ayrı ve oldukları şekilde yaratıldıklarını göstermektedir.

Yine de evrimciler, tüm bu açık delillere rağmen, evrimi ispatlamak için sayısız araştırma ve deney yapmaya, sadece safsatalardan ve aldatmacalardan ibaret ciltlerce kitap yazmaya, enstitüler kurup konferanslar düzenleyip televizyon programları hazırlamaya devam etmektedirler. Gerçek olmayan bir iddia için binlerce bilim adamının, hesapsız paranın ve imkanın heba edilmesi insanlık için büyük bir kayıptır. Tüm bu zarar yerine eğer bu imkanlar yerinde kullanılmış olsaydı, bugüne kadar bilimde çok faydalı alanlarda çok önemli adımlar atılabilir ve kesin sonuçlar elde edilebilirdi.

Bazı bilim adamları ve düşünürler, evrimin ne denli büyük bir yanılgı olduğunu görmektedirler. İngiliz gazeteci ve düşünür Malcolm Muggeridge bu konuda şöyle der:

"Ben kendim, evrim teorisinin geleceğin tarih kitaplarındaki en büyük alay konularından biri olacağına ikna oldum. Gelecek kuşaklar, bu kadar dayanaksız ve belirsiz bir hipotezin inanılmaz bir saflıkla kabul edilmesini hayretle karşılayacaklardır."10

İskandinav bilim adamı Søren Løvtrup ise Darwinism: The Refutation of a Myth (Darwinizm: Bir Efsanenin Çürütülüşü) adlı kitabında şöyle demektedir:

"Sanırım herkes, tüm bir bilim dalının yanlış bir teoriye bağımlı hale gelmesini çok büyük bir şanssızlık olarak kabul edecektir. Biyolojide yaşanan şey de tam olarak budur. Uzun bir zamandır insanlar evrim konusunu Darwinist kavramlarla tartışıyor, 'adaptasyon', 'seleksiyon basıncı' ya da 'doğal seleksiyon' gibi kavramlarla. Sonra da bu tartışmalarla doğal olayların açıklanmasına katkıda bulunduklarını sanıyorlar. Ama gerçekte hiçbir katkı sağlamıyorlar... İnanıyorum ki, Darwinizm efsanesi bir gün bilim tarihindeki en büyük aldanış olarak tanınacaktır."11

Bazı evrimci bilim adamları bile savundukları teorinin gerçeklerle uyuşmadığını hissetmekte ve bu durumdan rahatsızlık duymaktadırlar. Evrimci bilim adamı Paul R. Ehrlich, Science ("Bilim") dergisindeki bir röportajında "günümüzde evrim teorisini bir dogma olarak ölümsüzleştirmek, gözlemlenen dünya hakkında daha doyurucu açıklamalar yapılmasını engelleyecektir"12 diyerek, evrim teorisine olan körü körüne inancın bilime verdiği zararı dolaylı yoldan da olsa kabul etmektedir.

Şimdi evrim teorisinin bilime aykırı olan iddialarının desteklenmesi uğruna yapılan ve gerçekte bilime sadece zaman ve imkan kaybettiren çırpınışları inceleyelim.

"Cansız madde hayat

oluşturabilir" iddiasının bilime kaybettirdikleri

Canlılığın kaynağı nedir? Bir kuşu ya da bir zürafayı taştan, sudan, topraktan, kısacası cansız maddeden ne ayırmaktadır?

Bu sorunun cevabı tarihin eski dönemlerinden bu yana aranmaktadır. Bu konuda ortaya çıkan görüşler ise iki farklı temelde toplanır. Birinci görüş, canlılar ile cansız madde arasında çok ince bir sınır olduğunu, bu sınırın kolaylıkla aşılabildiğini ve cansız maddenin kendi kendine canlanabileceğini savunur. Bu görüşe bilimsel dilde "abiogenesis" adı verilir.

İkinci görüş ise canlılık ile cansız madde arasında büyük ve aşılmaz bir sınır olduğunu kabul eder. Cansız maddenin kendi kendine canlanması imkansızdır ve her canlı ancak bir başka canlıdan doğar. "Hayat hayattan gelir" cümlesiyle ifade edilen bu görüş "biogenesis" olarak anılır.

İlginçtir ki, "abiogenesis" fikri materyalist felsefeyle, "biogenesis" fikri ise dini kaynaklarla bağlantılıdır. Materyalist felsefe en baştan beri hep cansız maddenin canlanabileceğini savunmuştur. Eski Yunan'daki düşünürler, basit canlıların cansız maddenin içinden sürekli olarak doğduklarına inanmışlardır.

Buna karşılık, İlahi kaynaklar maddeye hayat verenin sadece Allah olduğunu bildirir. Kuran'daki ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah'tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?

Enam Suresi, 95

Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Diriltir ve öldürür. O, her şeye güç yetirendir.

Hadid Suresi, 2

İnsanların doğa hakkındaki bilgilerinin çok sınırlı olduğu Ortaçağ'da, bazı yanlış gözlemler sonucunda "abiogenesis" inancı yaygınlık kazanmıştı. Açıkta kalan etlerin kurtlandığını gören insanlar, kurtların etin üzerinde "kendiliğinden" oluştuğunu sanmışlardı. Ambarlardaki farelerin de buğday yığınlarının içinden kendi kendilerine oluştuğu zannediliyordu. "Kendiliğinden oluşum" (Spontaneous generation) olarak bilinen bu inanış, 17. yüzyıla kadar geniş kitleler tarafından kabul görmüştü.

Ancak iki bilim adamının yürüttüğü deneyler "kendiliğinden oluşum" inancını yıktı. Bunların ilki Francesco Redi idi. Redi, 1668 yılında yaptığı deneylerle, etlerin üzerinde oluşan kurtların kendi kendine oluşmadığını, sineklerin getirip bıraktığı yumurtalardan çıktığını ispatladı. Bu durum karşısında "abiogenesis" fikrinin savunucuları geri adım attılar ve kurt ya da kurbağa gibi daha büyük canlıların değil, gözle görülmeyen mikropların cansız maddelerden doğduğunu iddia ettiler. Tartışma iki yüz yıl kadar devam etti. Sonunda Fransız biyolog Louis Pasteur, yaptığı bir dizi deneyle mikropların da cansız maddeden oluşmasının imkansız olduğunu ispatladı. Pasteur vardığı sonucu şöyle açıklıyordu:

"Madde kendi kendini organize edebilir mi?... Hayır, bugün eldeki bilgiler, mikroskobik canlıların dahi dünyaya kendilerine benzer canlı ataları olmadan gelemeyeceklerini göstermektedir."13

Redi ve Pasteur'ün önemli bir özellikleri vardı: Her iki bilim adamı da Allah'ın varlığına ve tüm canlıları O'nun yarattığına inanıyordu. "Abiogenesis" düşüncesinin saçmalığının anlaşılmasında da bu inancın büyük rolü vardı. Materyalist felsefeden etkilenen bilim adamları (Darwin, Haeckel gibi evrimciler) "abiogenesis" fikrini ısrarla savunurken, bu bilim adamları bilime doğru bir temelden yaklaştıkları için "biogenesis" gerçeğini fark ettiler.

Ancak evrimciler bu açık gerçeğe karşı çıkmaya devam ettiler. Materyalist felsefeye olan körü körüne bağlılık, onları bir asır sürecek umutsuz bir mücadelenin içine soktu. Alexander Oparin ve J. B. S. Haldane adlı iki materyalist bilim adamı "kimyasal evrim" kavramını ortaya attılar. Oparin ve Haldane'e göre "abiogenesis" kısa zaman içinde gerçekleşmiyordu, ancak uzun bir zaman sonucunda bu mümkün olabilirdi. Gerçekte başta Termodinamiğin İkinci Kanunu olmak üzere bazı temel kanunlara aykırı olan bu iddia, bilim dünyasına zaman kaybettirecek kadar çıkmaz bir hale dönüştü.

Bu dönemde pek çok bilim adamı, kimyasal evrim iddiasını temellendirecek deneyler yapmaya ya da yeni teorilerle bu iddiayı desteklemeye çalıştı. Dev laboratuvarlar, büyük enstitüler, üniversiteler bu iddiayı desteklemek için seferber edildi. Ama tüm bu çabalar başarısızlıkla sonuçlandı.

Ünlü evrimci ve Johannes Gutenberg Üniversitesi Biyokimya Enstitüsü Başkanı Profesör Klaus Dose, cansız maddelerin canlılığı oluşturduğunu ispatlamak için yapılan tüm çalışmaların hiçbir sonuç vermediğini şöyle itiraf eder:

"Kimyasal ve moleküler evrim alanlarında, yaşamın kökeni konusunda otuz yılı aşkın bir süredir yürütülen tüm deneyler, yaşamın kökeni sorununa cevap bulmaktansa, sorunun ne kadar büyük olduğunun kavranmasına neden oldu. Şu anda bu konudaki bütün teoriler ve deneyler ya bir çıkmaz sokak içinde bitiyor ya da bilgisizlik itiraflarıyla sonuçlanıyor."14

Eğer bilim dünyası materyalist bir hurafe olan "abiogenesis" düşüncesine saplanmasaydı, "kimyasal evrim" adı altında yürütülen tüm bu amaçsız çabalar belki çok daha verimli çalışmalara yönlendirilebilirdi. Bilim dünyası, canlılığı Allah'ın yarattığını ve can verme gücüne sadece Rabbimiz'in sahip olduğunu bilerek hareket etseydi, bu sayede zaman, para ve insan israfı engellenebilirdi. Bu durumda bilim, Eski Yunan efsanelerini ispatlamaya çalışmak yerine, insanlığa yarar sağlayacak yeni buluş ve araştırmalara yönelirdi.

Bugün bilim dünyası, cansız maddelerin tesadüfler sonucunda kendi kendilerini düzenleyip diğer cansız maddelerle bir araya gelerek kusursuz ve son derece karmaşık olan bir hücreyi meydana getiremeyeceğini göstermiştir. Aynı şekilde çevremizde gördüğümüz milyonlarca canlı türünün, evrimcilerin iddia ettikleri gibi tesadüfen bir araya gelen hücrelerden oluşamayacağı da açıktır. Açıktır ki bir gül, bir tavuskuşu, bir kaplan, bir karınca, kısacası hiçbir canlı, şuursuz atomların bir araya gelerek oluşturduğu bilinçsiz hücrelerin iradesiyle var olmamıştır.

Bu konular üzerinde derin araştırmalar yapan bir bilim adamı da şuursuz atomların karar almasıyla ortaya çıkan bir varlık değildir. Hiç şüphesiz şuursuz atomların son derece şuurlu bir insan meydana getirmesi imkansızdır.

Nitekim Kuran'da canlılığı bir "hiçlikten" Allah'ın yarattığı, can verenin Allah olduğu, O'ndan başka hiçbir varlığın "can verme" gücüne sahip olmadığı bundan binlerce yıl önce bildirilmiştir.

Eğer bilim, Allah'ın insanlara bildirdiği bu gerçeklere dayansaydı, bu kadar uzun bir süre evrimciler tarafından sonuç vermeyen bir araştırma ile "oyalanarak" vakit kaybetmezdi.

"Türlerin evrimi" iddiasını kanıtlama çabalarının bilime kaybettirdikleri

Yeryüzünde milyonlarca canlı türü vardır ve bu canlı türleri birbirlerinden birçok açıdan farklıdır. Atlar, kuşlar, yılanlar, kelebekler, balıklar, kediler, yarasalar, solucanlar, karıncalar, filler, sivrisinekler, arılar, yunuslar, denizyıldızları, denizanaları, develer... Bu canlıların her birinin fiziksel özellikleri, yaşadıkları ortamlar, avlanma teknikleri, savunma taktikleri, beslenme alışkanlıkları, üremeleri, kısacası sahip oldukları her türlü özellikleri arasında büyük farklılıklar vardır.

Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.

Nur Suresi, 45

Şüphesiz, müminler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 3-4)
Şüphesiz, müminler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 3-4)

Peki bu canlılar nasıl var olmuştur?

Bu soru üzerinde aklını kullanarak düşünen herkes, tüm canlıların kusursuzca yaratılmış olduğunu anlayacaktır. Her tasarım, kendisini var eden tasarımcının varlığını gösterir. Canlılar da evrendeki diğer tüm tasarım örnekleri gibi Allah'ın varlığını ispatlamaktadır.

Nitekim bu gerçek bizlere İslam dini yoluyla bildirilmiştir.

Kuran'da bizlere canlıların nasıl var olduklarını Allah açıklamıştır: Tüm canlı türlerini Rabbimiz ayrı ayrı yaratmıştır. Allah, benzersiz tasarımı ve sonsuz ilmi ile her bir canlıya çok farklı özellikler vermiş ve insanlara sonsuz gücünü, aklını ve ilmini tanıtmıştır. Canlıların yaratılışı ile ilgili ayetlerden birkaçı şöyledir:

Göklerin ve yerin yaratılması ile onlarda her canlıdan türetip-yayması O'nun ayetlerindendir. Ve O, dileyeceği zaman onların hepsini toplamaya güç yetirendir.

Şura Suresi, 29

Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.

Nur Suresi, 45

O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik. Bu, Allah'ın yaratmasıdır. Şu halde, O'nun dışında olanların yarattıklarını bana gösterin. Hayır, zulmedenler, açıkça bir sapıklık içindedirler.

Lokman Suresi, 10-11

Tüm canlıları Allah'ın yarattığına inanan Carl Linnaeus canlıları ilk kez bir sınıflama içinde incelemiş ve bu sistemin kurucusu olmuştur.
Tüm canlıları Allah'ın yarattığına inanan Carl Linnaeus canlıları ilk kez bir sınıflama içinde incelemiş ve bu sistemin kurucusu olmuştur.

Bu yaratılış gerçeği, biyoloji, anatomi, paleontoloji gibi bilim dallarının kuruluşunda bilim adamlarına yardımcı olmuştur. Canlıları ilk kez bir sınıflama içinde inceleyen ve "sistematiğin kurucusu" olarak bilinen Carl Linnaeus, fosil biliminin ve karşılaştırmalı anatominin kurucusu Georges Cuvier, kalıtım kanunlarını keşfederek genetik biliminin temelini atan Gregor Mendel ya da "19. yüzyıl Amerikası'nın en büyük biyoloğu" sayılan Louis Agassiz gibi büyük bilim adamları, tüm canlı türlerini Allah'ın yarattığını bilerek bilimle uğraşmışlardır.

Ancak Charles Darwin'in ortaya attığı evrim teorisinin kabul edilmesiyle birlikte bilim dünyası "türlerin birbirlerinden evrim sonucunda oluştuklarını ispatlamak" için çabalara başlamıştı. Bu çaba bilim adamlarını birçok sonuçsuz araştırmaya yöneltmişti. Dünyanın dört bir yanında yapılan fosil kazılarında gerçekte hiçbir zaman var olmamış olan ara form fosilleri aranmaya başlandı. Türlerin evrim yoluyla birbirlerinden nasıl oluştukları konusunda hayali senaryolar hazırlandı. Bu senaryolar bilim dergilerinde yer aldı, okullarda gençlere ders olarak öğretildi.

Evrimcilerin bilimi ne derece boş hayaller için kullandıklarının daha iyi anlaşılması için bu senaryolardan birkaç örnek vermek yerinde olacaktır. Örneğin evrimci bir kaynakta sürüngenlerin memelilere dönüşümü ile ilgili olarak şöyle bir hikaye anlatılmaktadır:

Soğuk bölgelerde yaşayan bazı sürüngenler, vücutlarını ısıtacak bir yöntem geliştirdiler... Pulları giderek daha sivri hale geldi ve sonunda tüylere dönüştü. Bu arada gerçekleşen bir diğer adaptasyon ise terlemenin gelişmesi oldu; bu, canlıya gerektiğinde suyun buharlaşması sayesinde vücudunu soğutma imkanı veriyordu. Bu arada beklenmedik bir biçimde, bazı yavrular beslenmek için annelerinin vücudundaki teri yalamaya başladılar. Bazı ter bezleri bu nedenle giderek daha zengin bir salgı salgılamaya başladı ve bu salgı sonunda süte dönüştü. Bu sayede bu ilk memelilerin yavruları hayata daha iyi bir başlangıç yaptılar.15

Bu evrimci iddianın doğruluğunun kanıtlanması için terin süte, pulun tüye dönüşmesi gibi "imkansız" olayların bilimsel olarak ispatlanması gerekmiş ve binlerce bilim adamı bu kez de bu hikayeye zaman harcamıştır. Oysa bu dönüşümlerin hiçbiri mümkün değildir. Öncelikle bir bebeğin ihtiyacı olan her şeyi içeren anne sütünün, yukarıdaki iddiadaki gibi "terin" evrimleşmesiyle oluşması mümkün değildir. Çünkü anne sütü bebeğin ihtiyacına göre özel olarak ayarlanmış, her aşamada belirli bir planlamaya göre düzenlenen bir maddedir. Bir bebeğin ihtiyacı olan her türlü madde, tam olması gerektiği zamanda anne sütünde oluşur. Örneğin bebeğin potasyuma ihtiyacı olduğu gün, anne sütü de yoğun miktarda potasyum içerir. Bu ayarlama, bebeğin gelişimine göre ihtiyaç duyduğu diğer tüm maddeler için de geçerlidir. Açıktır ki, böyle mucizevi bir besin maddesinin şuursuz tesadüflerle oluşması mümkün değildir.

Aynı şekilde yukarıdaki iddianın bir diğer parçası olan "sürüngen pullarının evrim sonucunda memeli tüylerine dönüşmesi" hikayesi de bilimsel verilerle çelişmektedir. Pullar ve tüyler birbirinden tamamen farklı yapılardır:

1- Tüyler foliküler yapıya sahiptir, yani bir kesecik içinde büyürler. Pullar ise derinin içindeki katmanlardır. Ayrıca pulların gelişme, büyüme ve dökülme aşamaları tüylerinkinden farklıdır; bu yönleriyle birbirlerine kesinlikle benzemezler.

2- Tüylerin pullardan evrim sonucunda oluştuğuna dair hiçbir delil yoktur. Evrimcilerin bu iddialarıyla ilgili fosil kalıntıları olmadığı gibi, ileri sürebilecekleri mantıklı bir mekanizma da yoktur.

Sürüngenlerin memelilere hayali dönüşümü ile ilgili olarak ortaya atılan bilim dışı "hikaye" yalnızca bu değildir. Her evrimcinin kendine ait bir "hikayesi" bulunmaktadır. Benzer şekilde dinozorların evrimleşerek kuşlara dönüşmesi konusunda da birçok hayali senaryo kurulmuştur. Bu senaryolardan birinde dinozorların sivrisinekleri kovalarken uçmaya başladıklarından söz edilir. Bir diğer senaryo ise dinozorların ağaçtan ağaca atlarken kanat açıp uçtuklarını öne sürer. Her evrimcinin hayal gücü sayesinde uydurduğu bu senaryoların "ispatlanması" görevi ise bilime düşmektedir. Pek çok bilim adamı bugüne kadar dinozorların koşarken veya daldan dala atlarken nasıl uçabileceğini araştırmış, pulların kuş tüyüne nasıl dönüştüğünü ispatlamak için yıllarını harcamıştır. Ünlü evrimci ve kuşbilimci Alan Feduccia da yıllarını bu konuda boş yere harcamış olan evrimci bilim adamlarından biridir. 25 yılını dinozorlarla kuşlar arasında bağlantı olup olmadığını incelemeye adayan Feduccia, çalışmalarının sonunda şu itirafta bulunmuştur:

"25 sene boyunca kuşların kafataslarını inceledim ve dinozorlarla aralarında hiçbir benzerlik bulamadım. Kuşların dört ayaklılardan evrimleştiği teorisi paleontoloji alanında 20. yüzyılın en büyük utancı olacaktır."16

Kuş tüyleri sürüngen pullarından tamamen farklı yapılara sahiptir ve kuşların uçabilmelerini sağlayan son derece karmaşık özelliklerle yaratılmıştır.
Kuş tüyleri sürüngen pullarından tamamen farklı yapılara sahiptir ve kuşların uçabilmelerini sağlayan son derece karmaşık özelliklerle yaratılmıştır.

Evrimci senaryolar bunlarla bitmez. Evrimci paleontolog Colin Patterson'ın da itiraf ettiği gibi, "Hayatın doğası hakkında her biri birbirinden hayali bir sürü umutsuz hikaye vardır."17 Evrimciler balina, yunus gibi deniz memelilerinin de denize girmekten hoşlanan ayıların evrimleşmesiyle meydana geldiği gibi fantastik bir fikir ortaya atmışlardır. Bu senaryoya temel bulabilmek için de yarı ayı-yarı balina canlılar hakkında teoriler öne sürmüş, "yürüyen balinalar" hakkında hikayeler yazmışlardır.

Elbette evrimciler diledikleri gibi hayal kurabilir ve diledikleri senaryolara inanabilirler. Ama sorun, bu senaryoları "ispatlama" uğruna bilimin imkanlarını ve zamanını boş yere harcamalarıdır. Bir başka ünlü evrimci bilim adamı olan Pierre-Paul Grassé'nin evrim senaryoları konusunda belirttiği gibi, "hayal kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu işin içine dahil edilmemelidir."18

Bilim, Darwinizm gibi temelde yanlış olan varsayımlarda kullanıldığı sürece, bu gibi masalların peşinde koşmaya devam edecektir. Oysa eğer yaratılış gerçeği kabul edilirse, bilimin önünü tıkayan tüm bu sonuçsuz çabalar ortadan kalkacaktır. Başta da belirttiğimiz gibi, her canlı türünü Allah ayrı ayrı yaratmıştır. Her birinin fiziksel özellikleri, beslenme alışkanlıkları, avlanma teknikleri, savunma taktikleri, yavrularını yetiştirmeleri vs. birbiriyle kusursuz bir uyum göstermektedir. Bu uyumun tesadüfen oluştuğunu öne sürmek ve sonra bunu ispatlamaya çalışmak son derece yersizdir. Çünkü bu kusursuzluk tesadüfen oluşamaz, ancak üstün bir Yaratıcı olan Rabbimiz'in gücü ve denetimi ile var olabilir. Dolayısıyla hayal gücünün ürünü olan hikayeler üretmek yerine var olan sistemleri araştırmak, bu sistemlerdeki özellikleri ortaya çıkarmak bilime çok büyük katkılar sağlayacaktır. Her şeyden önemlisi ise bu yöndeki araştırmaların, insanı ve tüm evreni yoktan yaratan üstün güç sahibi Allah'ı daha iyi tanımamıza yardımcı olmasıdır.

Mutasyon çıkmazı

Evrim teorisinin bilimi oyalayan iddialarından bir diğeri de "yararlı mutasyonlar" için yapılan umutsuz araştırmalardır. Neo-Darwinizm, "evrim mekanizması" olarak iki kavram öne sürer ve bunlardan biri mutasyonlardır. Bu nedenle mutasyonların canlılar üzerinde yararlı etkiler oluşturacağını ispatlamak evrim teorisi açısından zorunludur. Ancak evrimcilerin iddialarının aksine mutasyonlar daima zararlıdır ve hiçbir zaman evrimleştirici bir etkilerinin olduğu gözlemlenmemiştir.

Evrimciler sinek kovalayan dinozorların ön ayaklarının kanatlara dönüştüğünü iddia etmekte, böyle hayali, hatta gülünç teoriler ortaya atmaktan çekinmemektedirler.
Evrimciler sinek kovalayan dinozorların ön ayaklarının kanatlara dönüştüğünü iddia etmekte, böyle hayali, hatta gülünç teoriler ortaya atmaktan çekinmemektedirler.

Evrimciler ise ısrarla yapay mutasyon örnekleri oluşturmuş ve yararlı mutasyon gözlemleyebilmek için on yıllar süren bir mücadeleye girişmişlerdir. Örneğin meyve sinekleri üzerinde çok sayıda mutasyon deneyi yapılmış ve hep "genetik bilgiyi geliştiren mutasyon"un gerçekleşmesi umulmuştur. Varılan sonuç ise tam bir başarısızlık olmuştur. Evrimci bilim adamı Michael Pitman yıllardır süren ve hiçbir sonuç vermeyen bu tür mutasyon deneyleri için şöyle demektedir:

"Pek çok genetikçi meyve sineklerini nesiller boyunca sayısız mutasyona maruz bıraktı. Peki sonuçta insan yapımı bir evrim mi ortaya çıktı? Maalesef hayır. Genetikçilerin yarattıkları yaratıklardan sadece pek azı beslendikleri şişelerin dışında yaşamlarını sürdürebildiler. Pratikte mutasyona uğratılmış olan tüm sinekler ya öldüler, ya sakat kaldılar ya da kısır oldular."20

Ünlü evrimci Gordon Taylor ise mutasyon deneyleri ile 50 yıl boyunca vakit kaybedildiğini şöyle ifade etmiştir:

"Elli yıl boyunca sinekler üzerinde binlerce deney yapıldı, ama kesinlikle yeni bir türün oluştuğu görülmedi. Hatta tek bir enzim bile oluşmadı."21

Evrimcilerin diğer bilimsel konulardaki iddialarına bakıldığında da durum değişmemektedir. Evrimciler Darwinizm'i her türlü bilimsel bulguya rağmen savunmakta, sonra da bunu "bilimsel sabır" gibi kılıflarla örtmeye çalışmaktadırlar. Oysa gösterdikleri şey bilimsel sabır değil, bilime karşı inattır.

Fosil çıkmazı

Evrim teorisinin bilime kaybettirdiği zamanın bir diğer nedeni, paleontolojinin (fosil bilimi) bu teoriyi ispatlamak adına çıkmaz bir duruma düşmesidir. Elbette dünya üzerindeki yaşamın tarihini öğrenebilmek için paleontolojik araştırmalara ihtiyaç vardır. Ancak evrim teorisinin yanlış öngörüleri fosil araştırmalarını olumsuz yönde etkilemekte ve bilim adamlarını yanlış yönlendirmektedir. Özellikle "insanın kökeni" konusunu araştıran paleontologların bazıları tam bir çıkmaz içindedir. Hayali yarı maymun-yarı insan canlıları bulmak için yaptıkları tüm araştırmalar sonuçsuz kalmıştır.

Ayrıca belirtmek gerekir ki, fosil araştırmaları çok zor koşullarda yapılmakta ve büyük maddi imkanlar gerektirmektedir. Genellikle Afrika çölleri gibi alanlarda, onlarca kişiden oluşan araştırma ekiplerinin aylarca yaşayabilecekleri kampların kurulması, bu zor koşullarda, kızgın güneşin altında milyarlarca dolarlık maddi destekle yapılan çalışmalar son 1,5 asırdır hiçbir sonuç vermemiştir.

Ünlü evrimci fosil araştırmacısı Richard Leakey ve ünlü bilim yazarı Roger Lewin bu sonuçsuz çalışmalar hakkında şu itirafı yapmışlardır:

Ne yazık ki, insanın evrimi yolu bize çok az ve zayıf ipuçları veriyor: Taştan aletler, kafatası parçaları, bir bacak kemiği parçası, yarım bir çene kemiği, nadiren bütün bir kafatası ve tabii çok sayıda diş... Bir zamanlar atalarımızın yaşadığı, şimdi derinlerde gömülü tortullarda bulabildiklerimiz işte bunlar... Eğer birileri, örneğin beş ila bir milyon yıl önce yaşamış atalarımızın şimdiye kadar bulunan bütün fosil kalıntılarını bir odaya toplamaya girişseydi, hepsini sergilemek için sadece birkaç büyük masa yeterdi. Bundan da kötüsü, 15 ila 6 milyon yıl önce yaşamış hominidlere ait fosil buluntularını yerleştirmek için çok da büyük olmayan bir ayakkabı kutusu yeterli olacaktır.22

Tüm bunlar "bilim" adı altında yapılan zaman, bilgi, emek, para ve imkan israfıdır. Tüm dünyada binlerce üniversite, bilimsel kuruluş ve organizasyon, milyonlarca bilim adamı, öğretmen ve öğrenci, laboratuvarlar, teknik eleman ve teknik aletler ve daha saymakla bitmeyecek kadar çok imkan, gerçek dışı bir iddianın ispatlanması uğruna seferber edilmiştir. Ancak ortaya hiçbir sonuç çıkmamakta, ele geçen yeni bulgular evrim iddiasının yanlışlığını daha açık olarak göstermektedir.

Evrimci bilim adamı S. J. Jones, Nature ("Doğa") dergisine yazdığı bir makalede, paleoantropolojinin, yani insanın kökeni hakkındaki fosil araştırmalarının içine düştüğü çıkmazı şöyle açıklar:

"Paleoantropologlar, fosil kayıtlarının azlığını öfkeyle kapatmaya çalışıyorlar. Paleoantropoloji hala sadece bir fikir ileri sürerek ünlü olunabilecek tek bilim dalı olmalı. Paleoantropolojide bir fikrin onay görmesi kimin daha yüksek sesle bağırdığına bağlı."23

"Doğadaki kusursuz düzen"i inkar edenlerin bilime "kaybettirdikleri"

Doğadaki yaratılış gerçeğini, bir başka deyişle doğadaki "düzeni" kabul etmemek, gerçekte bilimsel araştırmaların önünü tıkamaktadır. Çünkü doğada bir düzen olduğunu bilen bir bilim adamı, bu düzeni ve amacını araştırmak düşüncesiyle işe başlar. Ancak bir evrimci tüm doğayı amaçsız bir madde yığını olarak gördüğü için aynı amaca hizmet etmeyecektir.

Amerikalı matematikçi ve felsefeci William Dembski, doğada bir "tasarım" olduğunu savunan bilim adamlarından biridir. Dembski, evrimci bakış açısının doğada bir amaç görmeyerek bilimsel gelişmeyi yavaşlattığını açıklar. Buna örnek olarak da evrimcilerin DNA hakkında ortaya attıkları "junk DNA" ("boş DNA") kavramını gösterir. ("Boş DNA", evrimci bilim adamlarının varsayımına göre herhangi bir genetik bilgi içermeyen ve dolayısıyla hiçbir fonksiyonu olmayan DNA kısımlarıdır.) Dembski şöyle demektedir:

"Tasarım kavramı bilimsel gelişmeyi durduracak değildir. Aksine, geleneksel evrimci yaklaşımların bilimsel araştırmaları baltaladığı noktalarda tasarım kavramı yeni araştırmaları teşvik edecektir. 'Boş DNA' kavramını ele alalım. Bu terimle, bir canlının genetik bilgisinin uzun ve amaçsız bir evrim sürecinin ürünü olduğu ve dolayısıyla bu genetik bilginin sadece bir kısmının organizma için yararlı olduğu düşünülür. Evrimci bakış açısına göre bol miktarda işe yaramaz DNA kısımları olmalıdır. Ama eğer canlıların tasarlandıklarını kabul edersek, bu durumda DNA'nın çok fonksiyonel olduğunu düşüneceğiz. Ve gerçekten de en yeni bazı bulgular, DNA'nın bazı kısımlarının 'boş' olarak kabul edilmesinin aslında bizim DNA hakkındaki bilgimizin yetersizliğinden kaynaklandığını göstermektedir. Journal of Theoretical Biology dergisinin son sayılarından birinde John Bodnar, 'ökaryot hücrelerin genetik bilgisinde kodlama işlevi görmeyen (yani 'boş') DNA parçalarının gerçekte organizmanın büyümesini ve gelişimini sağlayan bir tür genetik dili kodlarını' bildirmektedir. Tasarım kavramı bilim adamlarını (canlılarda) fonksiyon aramaya yöneltmekte, evrim ise bu çabayı engellemektedir... Tasarım kavramını bilime dahil etmek bilimsel çabaları çok daha zenginleştirecektir... Bilimsel gelişme için şimdiye dek kullanılmış tüm kavramsal araçlar kullanılmaya devam edecektir. Ancak tasarım kavramı bir bilim adamına yeni kavramsal araçlar kazandırır. Yeni araştırma konuları ortaya çıkarır. Çünkü bir şeyin tasarlanmış olduğunu bildiğimizde, nasıl var edildiğini ve amacının ne olduğunu da bulmak isteriz."24

Görüldüğü gibi canlıların Allah tarafından yaratılmış olduğunun kavranması hem bilime yeni ufuklar açmakta hem de doğanın çok daha doğru anlaşılmasını sağlamaktadır.

Ama materyalist bilim adamları Allah'ın yaratışını inkar ettikleri için doğada yaşayan her canlının tesadüfler sonucunda var olduğunu iddia ederler. Onlara göre tesadüfen oluşan bir evrende "hatalı veya gereksiz ürünler"in veya "hatalı düzenlemeler"in bulunması son derece doğaldır.

Bu yanlış bakış açısının sonucu olarak günümüze kadar birçok bilimsel delil yanlış değerlendirilmiş ve uzun yıllar boyunca birçok gerçek ortaya çıkarılamamıştır. Örneğin doğada bulduğu bir kuş tüyünü inceleyen materyalist bir bilim adamı, tüyün asimetrik yapısına bakarak, "tesadüfen oluştuğu için" bu yapının düzensiz olduğunu düşünür ve tüyün asimetrik yapısını incelemeye gerek görmez.

Ancak her varlığı Allah'ın bir amaç üzerine ve kusursuz bir düzenle yarattığına iman eden bir bilim adamı için tüydeki asimetrik yapı mutlaka incelenmesi gereken bir özelliktir. Bu doğrultuda hareket eden bir bilim adamı, kuşların tüylerinin asimetrik yapılarının kuşların uçmaları için gerekli olduğunu, simetrik tüy yapısına sahip olan kuşların ise uçamadıklarını çok kısa sürede görecektir.

Buna benzer örneklere bilim dünyasında sık sık rastlanabilir. Örneğin bal arılarını inceleyen bilim adamları arasında da benzer bir durum yaşanmıştır. Arıların peteklerini kaç derecelik açıyla birleştirdiğini hesaplayan bazı bilim adamları, arıların kullandıkları iki açının en mükemmel orandaki ölçülerden 0,02 derecelik bir sapma gösterdiğini hesaplamışlardır. (Yapılan ölçümlerde arıların bu açıları sırasıyla 109,28 ve 70,32 derece olarak yaptıkları saptanmıştır. Çok hassas hesaplamalarla matematikçi König bu amaca hizmet edecek en uygun açıların 109,26 ve 70,34 olması gerektiğini hesaplamıştır.)

Konuyla ilgili bilim adamları arıların küçük bir hesaplama hatası yaptıkları sonucuna varmışlar, İskoç matematikçi Colin Maclaurin (1698-1746) ise bu açıklamaları yeterli bulmayarak deneyi tekrarlamıştı. Vardığı sonuç şudur: König ve ekibi logaritma cetvelinde yapılan ufak bir hata nedeniyle 0,02 derecelik farklılık oluşturacak şekilde hatalı hesap yapmışlardı.25 Böylece en mükemmel açıyı arıların doğru, bilim adamlarının ise hatalı olarak hesapladıkları ortaya çıkmıştır!

Tüm canlıları Allah'ın kusursuzca yarattığını bilen bir insan, hiçbir zaman doğada rastladığı bir özellikte hata olduğunu düşünmez. Her gördüğü özelliği Allah'ın bir amaçla yarattığını bilir.

Allah'ın kusursuz yaratışına inanmayan bilim adamlarının içine düştükleri yanılgıya bir diğer örnek yine arılarla ilgilidir. 12 Ekim 1996 tarihli New Scientist dergisinde Ben Crystall tarafından yazılan makalede, bal arılarının uçarken bazen gereksiz yere fazla kanat çırptıkları, bunun sonucunda da uçuşlarının verimsiz olduğu belirtilmişti. Bu makaledeki iddiaya göre, arılar kimi zaman daha az, kimi zaman ise daha sık aralıklarla kanat çırpıyorlar, ama buna rağmen aynı hızda uçuyorlardı ve dolayısıyla çok kanat çırptıkları zaman gereksiz yere enerji kaybediyorlardı. Yazara göre bu bir tasarım hatasıydı.

Ancak Arizona State Üniversitesi'nden Jon Harrison yönetimindeki bir araştırma grubu, yaptıkları bir araştırma ile bal arılarının kanat çırpma sıklığı arasındaki farkın son derece önemli nedenlerini ortaya çıkardılar. Elde ettikleri sonuçları ise Science dergisinde (1996, cilt 274, s. 88) yayınladılar. Bu araştırmacılar, çevre ısısını değiştirerek arıların vücut ısılarını, kanat çırpma oranlarını ve metabolik oranlarını ölçtüler. Isı 20 dereceden 40 dereceye yükseldikçe kanat çırpma sıklığı azalıyordu. Yapılan araştırma sonucunda anlaşıldı ki, arılar sıcak günlerde daha az sıklıkta, soğuk havalarda ise daha sık kanat çırpıyorlardı. Bununla birlikte uçuş hızlarında hiçbir değişiklik gözlenmiyordu. Soğuk havalarda daha sık kanat çırparak oluşturdukları enerji fazlasıyla vücutlarını ve kovanlarını ısıtıyorlardı. Sonuç olarak arıların kanatlarının iki ayrı görevi olduğu anlaşıldı: Uçmak ve ısınmak.

Kuş tüylerini inceleyen imanlı bir bilim adamı, tüylerdeki her özelliğin belirli bir yaratılış amacı taşıdığını bilerek araştırmalarını buna göre yönlendirir.
Kuş tüylerini inceleyen imanlı bir bilim adamı, tüylerdeki her özelliğin belirli bir yaratılış amacı taşıdığını bilerek araştırmalarını buna göre yönlendirir.
Arılar o kadar kompleks davranış şekillerine sahiptirler ki, bilim adamları bu canlıların davranışlarını ancak günümüzde keşfetmeye başlamışlardır.
Arılar o kadar kompleks davranış şekillerine sahiptirler ki, bilim adamları bu canlıların davranışlarını ancak günümüzde keşfetmeye başlamışlardır.

Allah'ın canlıları ayrı ayrı, bugünkü halleriyle eksiksiz ve kusursuz olarak yarattığına inanmayan evrimci bilim adamlarının yanıldıkları konulardan biri de "körelmiş organlar" safsatasıdır. Tüm canlıların geçmişteki atalarından tesadüfler sonucunda türediklerini savunan evrimcilere göre, insan vücudunda atalarından kalan, ama kullanılmadıkları için zaman içinde körelen "hiçbir işlevi olmayan organlar" bulunmaktadır. Allah'ın yaratışına inanmayan bilim adamları, işlevsiz olduğunu düşündükleri organlar konusunda da bilime zarar vermişlerdir. Çünkü bilim ilerledikçe işlevsiz sandıkları bu organların aslında vücut için son derece önemli oldukları anlaşılmıştır. Bilimin ilerlemesini yavaşlatan bu ön yargının ne derece hatalı olduğunun göstergelerinden biri, evrimciler tarafından tespit edilen uzun "körelmiş organlar" listesinin giderek kısalmasıdır. Evrimci S. R. Scadding, Evolutionary Theory (Evrimsel Teori) dergisinde yazdığı "Körelmiş organlar evrime delil oluşturur mu?" başlıklı makalesinde bu gerçeği şöyle ifade eder:

"(Biyoloji hakkındaki) bilgimiz arttıkça, körelmiş organlar listesi de giderek küçüldü... Bir organın işlevsiz olması mümkün olmadığına ve zaten körelmiş organlar iddiası bilimsel bir özellik taşımadığına göre, 'körelmiş organ'ların evrim teorisi lehinde herhangi bir delil oluşturamayacağı sonucuna varıyorum."26

Körelmiş insan organları listesi 1895 yılında Alman anatomist R. Wiedersheim tarafından ortaya atılmıştı ve apandis, kuyruk sokumu kemiği gibi yaklaşık 100 organı içeriyordu. Ancak bilim ilerledikçe Wiedersheim'ın listesindeki organların sayısı giderek azaldı ve bu organların aslında çok önemli işlevleri olduğu öğrenildi. Örneğin körelmiş organ olarak sayılan apandisin aslında vücuda giren mikroplara karşı mücadele eden lenf sisteminin bir parçası olduğu belirlendi. Yine aynı listede yer alan bademciklerin ise boğazı enfeksiyonlara karşı korumada önemli bir rol oynadığı keşfedildi. Omurganın sonunda yer alan kuyruk sokumunun leğen kemiği çevresindeki kemiklere destek sağladığı ve bazı küçük kasların tutunma noktası olduğu, timus bezinin T hücrelerini harekete geçirerek vücudun savunma sistemini aktif hale getirdiği, epifiz bezinin önemli hormonlar salgıladığı gibi, işe yaramadığı zannedilen daha birçok organın önemli işlevleri tespit edildi. Darwin tarafından körelmiş organ olarak nitelendirilen gözdeki yarımay şeklindeki çıkıntının ise gözün temizlenmesini ve nemlenmesini sağladığı anlaşıldı.

Tüm bu örnekler bize şu gerçeği göstermektedir: Bilimde doğru ve hızlı sonuç alabilmek için çıkış noktasının mutlaka doğru olması gerekir. Allah tüm varlıkları bir amaç için, kusursuz ve eksiksiz bir düzenle yaratmıştır. Dolayısıyla doğayı inceleyen bir bilim adamının hedefi, tüm varlıklardaki bu kusursuzluğun özelliklerini ortaya çıkarmak ve karşılaştığı her özelliğin hikmetlerini araştırmak olmalıdır.

"Boşa uğraş verdiğini" anlamanın evrimci ve ateist bilim adamları üzerindeki olumsuz etkisi

Aslında gerçeklerden uzak ve sonuç getirmeyen bir iddia uğruna araştırma ve çalışma yapmak, evrimci bilim adamları için de son derece yıpratıcıdır. Hiç şüphesiz hayatlarını adadıkları araştırmaların çoğunun sonuçsuz olduğunu, fayda getirmediğini anladıklarında büyük bir umutsuzluğa kapılırlar. Çünkü bilimsel araştırmalar yapmak büyük bir özveri ve disiplin gerektirir. Yıllarca bir laboratuvarda sonuç alamayacağını bildiği bir konuda deney veya gözlemler yapmak ve sonunda ispatlamak istedikleri iddianın tam aksine bulgular elde etmek, elbette ki bu bilim adamlarını son derece olumsuz yönde etkilemektedir.

Amerikalı biyokimyacı Michael Behe, Darwinizm'in bilimsel geçersizliğini konu edinen Darwin's Black Box: The Biochemical Challenge to Evolution (Darwin'in Kara Kutusu: Evrime Karşı Biyokimyasal Reddiye) adlı kitabında, canlı hücresinde ortaya çıkan "tasarım" gerçeği karşısında evrimci bilim adamlarının yaşadıkları psikolojiyi şöyle anlatır:

"Son kırk yıl içinde modern biyokimya hücrenin sırlarının önemli bir bölümünü ortaya çıkardı. Bunun için harcanan emek ise gerçekten çok büyüktü. On binlerce insan bu sırları bulmak için yaşamlarını laboratuvarlardaki uzun çalışmalara adadılar... Hücreyi araştırmak için gerçekleştirilen tüm bu çabalar, çok açık bir biçimde, bağıra bağıra, tek bir sonucu veriyordu: 'Dizayn!' Bu sonuç o denli belirgindi ki, bilim tarihindeki en önemli buluşlardan biri olarak görülmeliydi... Bu zafer, on binlerce insanın 'Eureka' çığlıklarıyla bu büyük buluşu kutlamalarına yol açmalıydı..."

"Ama hiçbir kutlama yaşanmadı, hiçbir sevinç ifade edilmedi. Aksine, hücrede keşfedilen büyük karmaşıklığın karşısında utangaç bir sessizlik hakim oldu. Konu halka açık bir ortamda gündeme getirildiğinde, çoğu bilim adamı bundan rahatsız oluyor. Kişisel diyaloglarda ise biraz daha rahatlar; çoğu keşfettikleri açık gerçeği kabul ediyor, ama sonra yere bakıp başlarını sallıyor ve hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. Peki neden? Neden bilim dünyası keşfettiği büyük gerçeğe sahip çıkmıyor? Neden ortaya çıkan açık dizayn entelektüel eldivenlerle kenarından tutuluyor? Çünkü bilinçli bir dizaynı kabul etmek, ister istemez onlara Allah'ın varlığını kabul ettiriyor." Bazı evrimciler bilim dünyasının yaşadığı bu depresyonu itiraf etmektedir. İngiltere Doğa Tarihi Müzesi yöneticilerinden, Evolution ("Evrim") kitabının yazarı evrimci paleontolog Colin Patterson, New York'taki Doğa Tarihi Müzesi'nin açılışında yaptığı ünlü konuşmasında şu tarihi sözleri söylemiştir:

"Soru şudur: Bana evrimle ilgili tek bir şey söyleyebilir misiniz? Gerçekten doğru olan bir şey. Bu soruyu bizim Doğa Tarihi Müzesi'ndeki tüm jeoloji ekibine sordum ve aldığım tek cevap sessizlik oldu... Sonrasında tüm yaşamımın evrimin açık bir gerçek olduğuna inanarak aldatılmakla geçtiğini fark ettim."28

Evrimci bilim adamlarının yıllarca yaptıkları araştırmaların çoğu boşa çıkmıştır. Bu, pek çok bilim adamının araştırma şevkini yok eden bir sonuçtur.
Evrimci bilim adamlarının yıllarca yaptıkları araştırmaların çoğu boşa çıkmıştır. Bu, pek çok bilim adamının araştırma şevkini yok eden bir sonuçtur.

Patterson konuşmasına şöyle devam etmiştir:

"Bu anti-evrimci bakış açısına sahip olmamın nedenlerinden biri, bu konu üzerinde 20 yıl çalışıp bu konuda hiçbir şey ortaya çıkaramamanın yarattığı etkidir. Bir kişinin bu kadar uzun bir süre yanlış yönlendirildiğini öğrenmesi onun için oldukça büyük bir şoktur."29 Lund Üniversitesi profesörlerinden ünlü evrimci botanikçi N. Heribert Nilsson ise "evrimi 40 yıldan fazla süren bir deney ile kanıtlama teşebbüslerim sonunda başarısızlıkla sonuçlandı"30 diyerek 40 yıldan daha uzun bir süre boşa vakit kaybettiğini itiraf etmektedir. Bu kişilerden verilen örnekler, gerçekten de bilimin gerçek dışı bir teorinin peşinde koşmasıyla neler kaybettiğini göstermektedir. On yıllar boyunca binlerce bilim adamının bilgisi, vakti, enerjisi, emeği, laboratuvarı, asistanları ve finans kaynakları evrim adı verilen içi boş bir efsane uğruna harcanmıştır.

Daha da ilginç olanı, sadece günümüz evrimcilerinin değil, evrim teorisinin öncüsü Charles Darwin'in bile sık sık "boşa zaman harcadığından" ve sonunda "umutlarının boşa çıkacağından" endişe etmiş olmasıdır.

Darwin bu konudaki endişesini arkadaşlarına yazdığı mektuplarında veya makalelerinde sık sık dile getirmiştir.

Örneğin doğada kendi teorisini ispatlayacak deliller bulamadığını şöyle kabul etmiştir:

"Doğa gerçekten tamamen inatçı ve benim istediklerimi yapmıyor."31

Darwin'in güvensizliğini itiraf ettiği bir başka cümlesi ise şudur:

"Bu çalışmaları yaparken (Türlerin Kökeni için yaptığı çalışmalar) harcadığım zamana değip değmediğinden şüphe ediyorum."32

Görüldüğü gibi, gerçeklere uymayan, sadece ideolojik nedenlerle savunulan bu teori, savunucularına da sıkıntı ve umutsuzluk getirmektedir. Tüm bunlar bilime yanlış bir yön verilmesinin kaçınılmaz sonuçlarıdır.

Evrimci sahtekarlıkların bilime kaybettirdikleri

Evrimciler teorilerini kanıtlayan delilleri bulamadıkları için, pek çok kez bilimsel bulguları saptırarak veya sahtekarlıklar yaparak insanlığı aldatmışlardır. Bu sahtekarlıklar içinde en ünlüsü "Piltdown Adamı" skandalıdır. Evrimciler, yaşadıklarını iddia ettikleri "yarı maymun-yarı insan" yaratıkların fosillerini bulamadıkları için kendileri böyle bir fosil üretmişlerdi. Bir orangutan çenesini insan kafatasına ekleyerek çeşitli kimyasallarla eskiden kalmış gibi bir görüntü vermiş ve bu kafatasını dünyanın en ünlü müzesinde yıllarca "insanın atası" diye sergilemişlerdir. Bu sahtekarlığın bilime kaybettirdiklerini, bir evrimci olmasına rağmen F. Clark Howell şöyle açıklamıştır:

"Piltdown Adamı, insan kafatası ve maymun çenesinden oluşan bir yaratıktan başka bir şey değildir. Bu bilerek tezgahlanan bir aldatmacadır. Ne çenenin maymuna ait olduğunu, ne de kafatasının insana ait olduğunu kabul ettiler. Bunun yerine bu parçaların maymun ve insan arasındaki döneme ait bulgular olduğunu açıkladılar. 500.000 yıl öncesine ait olduğunu söyleyerek buna bir isim koydular (Eoanthropus dawsoni veya Dawn adamı) ve bu konu üzerine yaklaşık 500 kitap yazdılar. Paleontologlar bu buluşla kırk beş yıl boyunca oyalanıp durdular."33

Bir başka sahtekarlığın sahibi olan evrimci Ernst Haeckel ise hem yaptığı sahtekarlığı itiraf etmiş, hem de diğer meslektaşlarının ideolojileri uğruna yaptıkları çarpıtmaları şöyle dile getirmiştir:

"Bu yaptığım sahtekarlık itirafından sonra kendimi ayıplanmış ve kınanmış olarak görmem gerekir. Fakat benim avuntum şudur ki, suçlu durumda yan yana bulunduğumuz yüzlerce arkadaş, birçok güvenilir gözlemci ve ünlü biyolog vardır ki, onların çıkardıkları en iyi biyoloji kitaplarında, tezlerinde ve dergilerinde benim derecemde yapılmış sahtekarlıklar, kesin olmayan bilgiler, az çok tahrif edilmiş, şematize edilip yeniden düzenlenmiş şekiller bulunuyor."34

Yapılan gözlemlerin, deneylerin ve araştırmaların evrime uydurulmaya çalışılması, gerçeklerin gizlenmesi veya değiştirilerek topluma sunulması elbette ki bilimsel gelişmeye önemli ölçüde zarar vermiştir. Evrimci yazar W. R. Thompson bu gerçeği aşağıdaki sözleriyle dolaylı da olsa kabul etmektedir:

"Bilimsel olarak tanımlayamayacakları bir doktrini savunmak için bir araya gelen bilim adamlarının zorlukları ortadan kaldırarak ve eleştirileri gizleyerek halkın gözünde inançlarını devam ettirme girişimi, bilimsel açıdan anormal ve istenmeyen bir durumdur."35

Konunun ilginç yönü ise, evrimcilerin evrimi ispatlamak için yaptıkları araştırma ve deneylerin sonucunda hep yaratılış gerçeğini destekleyen deliller bulmalarıdır.

Evrimciler istemese de bilimsel bulgular hep yaratılış gerçeğini doğrular

Bu bölümün başında da belirtildiği gibi, bilim yanlış ideolojiler tarafından yönlendirildiğinde zaman, para ve emek kaybı oluşmaktadır. 18. yüzyıldan bu yana bilim ağırlıklı olarak materyalistlerin hakimiyeti altında kalmış ve hemen hemen tüm çalışmalar materyalist felsefeyi bilimsel olarak kanıtlamaya yönelik yapılmış, materyalist felsefeyi yalanlayan bilimsel deliller topluma çarpıtılarak sunulmuştur.

Dikkat çekici sonuç ise, evrimcilerin evrimi ispatlamak için yaptıkları araştırma ve deneylerin sonucunda hep yaratılışı doğrulayan deliller bulmuş olmalarıdır. Bilim, Allah'ın varlığına inananlar için çok kolay ve zahmetsizdir. Çünkü var olan bir sistemi araştırmak ve onunla ilgili delilleri aramak bilim adamları için bir zorluk çıkarmaz. Ancak olmayan bir delili aramak, evrimcilerin kendi ifadeleriyle "can sıkıcı" ve "baş ağrıtıcıdır".

Bu durumun en açık örneklerinden biri de Kambriyen Devri'ne ait paleontolojik bulgulardır. Kambriyen Devri, canlılığın ilk izlerine rastlanan ve yaklaşık 550 milyon yıl önceki döneme verilen isimdir. Bu dönemde var olan canlıların her biri son derece mükemmel sistemlere sahip, mükemmel canlılardır. Örneğin trilobit adı verilen ve soyu tükenmiş olan bir canlı türü oldukça karmaşık bir petek göz yapısına sahiptir; merceklerden oluşan bu göz yapısı günümüzde yaşayan yusufçuk gibi bazı böceklerin gözü ile aynıdır. Evrimcilere göre "baş ağrıtıcı" olan ise bu karmaşık yapılara sahip canlıların hiçbir ataya sahip olmadan birdenbire bu tabakalarda ortaya çıkmalarıdır. Bu bilimsel bulgular açıkça Yaratılış'ı göstermektedir.

Kambriyen Devri'nde ortaya çıkan trilobit fosili ve sahip olduğu petek gözün özellikleri yaratılışın delillerindendir.
Kambriyen Devri'nde ortaya çıkan trilobit fosili ve sahip olduğu petek gözün özellikleri yaratılışın delillerindendir.

Ünlü evrimci bilim adamı, İngiliz zoolog Richard Dawkins, elde ettikleri bulguların yaratılış gerçeğini doğrulaması ile ilgili olarak şöyle der:

"...Kambriyen katmanları, başlıca omurgasız gruplarını bulduğumuz en eski katmanlardır. Bunlar, ilk olarak ortaya çıktıkları halleriyle oldukça evrimleşmiş bir şekildeler. Sanki hiçbir evrim tarihine sahip olmadan o halde orada meydana gelmiş gibiler. Tabii ki, bu ani ortaya çıkış yaratılışçıları oldukça memnun etmektedir."36

Paleontoloji konusunda yaşanan bu "sonuçsuzluk" evrimin en büyük açmazlarından biridir. Baştan beri söylediğimiz gibi evrimci bilim adamları onlarca yıldır evrime delil olarak ara geçiş formları (bir canlının diğer bir canlıya dönüşüm aşamaları) bulmaya çalışmaktadırlar. Ancak böyle canlılar yeryüzünde hiçbir zaman yaşamadıkları için kesinlikle bir sonuç alamamışlardır. Evrimcilerin aradıkları ara geçiş formlarına ait fosilleri bir türlü bulamamalarını evrimci paleontolog Mark Czarnecki şöyle açıklar:

"Teoriyi (evrimi) ispatlamanın önündeki en büyük engel her zaman fosil kayıtları olmuştur... Bu kayıtlar hiçbir zaman Darwin'in varsaydığı ara formların izlerini ortaya koymamaktadır. Türler aniden oluşurlar ve yine aniden yok olurlar ve bu beklenmedik durum, türleri Allah'ın yarattığını savunan yaratılışçı görüşü bir kez daha doğrulamaktadır."37

Günümüzde yaşayan yusufçuğun göz yapısı da bulunan trilobit fosilinin yapısına benzemektedir.
Günümüzde yaşayan yusufçuğun göz yapısı da bulunan trilobit fosilinin yapısına benzemektedir.

Bazı evrimcilerin de itiraf ettikleri gibi, evrime bilimsel destek arayan çalışmalar boşa çıkmakta, olumlu bir sonuç vermemektedir. Nitekim evrimci bilim adamlarının her şeyin tesadüf sonucunda oluştuğu yönündeki iddialarıyla ilgili her araştırma, apaçık bir gerçeği karşılarına çıkarmaktadır: Tüm canlıları kusursuz bir şekilde göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'ın yarattığı gerçeğini...

Sonuç

Çevremizde ve içinde yaşadığımız evrende yaratılış gerçeğine ait sayısız delil bulunmaktadır. Bir sivrisinekteki hayranlık verici sistem, bir tavuskuşunun kanatlarındaki muhteşem sanat, göz gibi karmaşık ve mükemmel bir organ ve daha milyonlarca varlık, iman eden insanlar için Allah'ın varlığının ve O'nun üstün ilminin ve aklının delilleridir. Yaratılış gerçeğini kabul eden bir bilim adamı da doğayı bu düşünceyle inceleyerek yaptığı her gözlemden, düzenlediği her deneyden büyük bir zevk alacak, yeni araştırmalar için ateşleyici bir güç bulacaktır.

Evrim gibi bir hurafeye inanmak ve bunu bilimsel temellerden yoksun olarak savunmaya çalışmak, psikolojik yönden bilim adamlarını sıkıntıya sokar. Evrendeki ahenk ya da canlılardaki düzen, onlar için büyük bir sıkıntı kaynağıdır. Darwin'in aşağıdaki sözü, gerçekte tüm evrimcilerin ruh halini açıklamaktadır:

"Gözü düşünmek çoğu zaman beni teorimden soğuttu. Ama kendimi zamanla bu probleme alıştırdım. Şimdilerde ise doğadaki bazı belirgin yapılar beni çok fazla rahatsız ediyor. Örneğin bir tavuskuşunun tüylerini görmek beni neredeyse hasta ediyor."38

Tavuskuşunun tüyleri de, doğadaki tüm diğer sayısız yaratılış delili de evrimcileri sürekli olarak rahatsız etmektedir. Gördükleri apaçık delillere bu şekilde gözlerini kapatan bu kişilerde, doğal olarak gerçeklere karşı umursamazlık ve buna bağlı bir yargı bozukluğu gelişmektedir. Hıristiyanlara seslenirken "eğer bir heykelin size el salladığını görseniz dahi, bir mucize ile karşı karşıya olduğunuzu sanmayın... çok küçük bir olasılıktır, ama belki de heykelin sağ kolundaki atomların hepsi tesadüfen bir anda aynı yönde hareket etme eğilimi içine girmiş olabilirler" diyecek kadar ileri giden evrimci Richard Dawkins, bu yargı bozukluğunun tipik bir örneğidir.

Bilimin ilerleyebilmesi için bu 19. yüzyıl kalıntılarının bir kenara bırakılması ve çağdaş düşünen, gördüğü gerçeği kabul etmekten çekinmeyen bilim adamlarına ihtiyaç vardır.

Tavuskuşu tüylerinin "Darwin'i hasta etmesinin" nedeni, bu tüylerin açıkça üstün bir Yaratıcı'nın varlığını göstermesidir.
Tavuskuşu tüylerinin "Darwin'i hasta etmesinin" nedeni, bu tüylerin açıkça üstün bir Yaratıcı'nın varlığını göstermesidir.