Kuran'ın eşsiz üslubu ve üstün hikmeti, onun Allah'ın sözü olduğunun kesin bir delilidir. Bunun yanı sıra, Kuran'ın Allah Katından indirildiğini ispatlayan pek çok mucizevi özelliği vardır. Bu özelliklerden biri, 20. yüzyıl teknolojisiyle ortaya çıkarılan bilimsel gerçeklerin 1400 yıl önce Kuran'da bildirilmiş olmasıdır.
Elbette ki Kuran bir bilim kitabı değildir. Fakat çeşitli ayetlerinde son derece özlü ve hikmetli bir yolla bildirilen bazı bilimsel gerçekler ancak 20. yüzyıl teknolojisi ile keşfedilmiştir. Kuran'ın indirildiği dönemde bilimsel olarak ispatlanması mümkün olmayan bu bilgiler, günümüz insanına Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunu bir kez daha ispatlamaktadır.
Kuran'ın bilimsel mucizesini anlamak için, öncelikle bu İlahi Kitab'ın indirildiği dönemdeki bilim düzeyine göz atmak gerekir.
Kuran'ın indirildiği yüzyılda Arap toplumu bilimsel konular hakkında sayısız hurafeye ve batıl inanca sahipti. Evreni ve doğayı inceleyecek teknolojiye sahip olmayan Araplar, nesilden nesile aktarılan efsanelere inanıyorlardı. Örneğin gökyüzünün dağlar sayesinde yukarıda durduğunu düşünüyorlardı. Bu inanışa göre dünya düzdü ve iki ucunda yüksek dağlar vardı. Bu dağların ise her birinin bir direk gibi gök kubbeyi yukarıda tuttuğunu düşünüyorlardı.
Ancak Arap toplumunun tüm bu batıl inanışları Allah'ın bildirdiği ayetlerle birlikte ortadan kalktı. Örneğin şu ayet, göğün dağlar sayesinde yukarıda durduğu inancının doğru olmadığını bildirir:
Allah O'dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti...
Bunun gibi daha pek çok konuda, o dönemde hiçbir insanın bilmediği önemli bilgiler Kuran'da verilmişti.
İnsanların astronomi, fizik ya da biyoloji hakkında çok az bilgiye sahip oldukları bir dönemde indirilen Kuran'da, evrenin yaratılışından insanın oluşumuna, atmosferin yapısından yeryüzündeki dengelere kadar pek çok konuda kesin ve doğru bilgiler vardı.
Şimdi Kuran'daki bu bilimsel mucizelerden birkaçına göz atalım.
Allah O'dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti.
Allah'ın Kuran'da verdiği bu bilgi, çağdaş bilimin bulgularıyla tam bir uyum içindedir. Bugün astrofiziğin ulaştığı kesin sonuç, tüm evrenin madde ve zaman boyutlarıyla birlikte bir sıfır anında büyük bir patlamayla var olduğudur. "Büyük Patlama", orijinal adıyla "Big Bang" teorisi, tüm evrenin yaklaşık 15 milyar yıl önce tek bir noktanın patlamasıyla yokluktan meydana geldiğini kanıtlamıştır. Büyük Patlama teorisi bugün evrenin oluşumu ve başlangıcı konusunda bütün bilim çevreleri tarafından ortak kabul gören bilimsel açıklamadır.
Big Bang'den önce madde diye bir şey yoktu. Maddenin, enerjinin, hatta zamanın dahi bulunmadığı, tamamen metafizik olarak tanımlanabilecek bir yokluk ortamında madde, enerji ve zaman yaratılmıştır. Modern fiziğin ortaya koyduğu bu büyük gerçeği Allah Kuran'da bize 1400 yıl önce haber vermektedir.
Evrenin genişlemesi
14 asır önce, astronomi biliminin henüz gelişmemiş olduğu bir dönemde indirilen Kuran-ı Kerim'de evrenin genişlediği şöyle haber verilir:
Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz (onu) genişleticiyiz.
Ayette geçen "gök" kelimesi Kuran'ın pek çok yerinde uzay ve evren anlamında kullanılır. Burada da bu anlamdadır. Yani Allah Kuran'da evrenin genişlediğini bildirmiştir. Bilimin bugün vardığı sonuç da budur.
Yüzyılımızın başlarına dek bilim dünyasında hakim olan tek görüş, "evrenin durağan bir yapıya sahip olduğu ve sonsuzdan beri var olduğu" şeklindeydi. Ancak günümüzde teknoloji sayesinde gerçekleştirilen araştırma, gözlem ve hesaplamalar, evrenin bir başlangıcı olduğunu ve sürekli olarak "genişlediğini" ortaya koymuştu.
Rus fizikçi Alexander Friedmann ve Belçikalı astrofizikçi Georges Lemaître, 20. yüzyılın başlarında evrenin sürekli hareket halinde olduğunu ve genişlediğini teorik olarak hesaplamışlardı.
Bu gerçek 1929 yılında gözlemsel olarak da ispatlanmıştı. Amerikalı astronom Edwin Hubble dev bir teleskopla gökyüzünü incelerken yıldızların ve galaksilerin sürekli olarak birbirlerinden uzaklaştıklarını keşfetmişti. Her şeyin sürekli olarak birbirinden uzaklaştığı bir evren ise sürekli "genişleyen" bir evren demekti. Evrenin genişlemekte olduğu, ilerleyen yıllarda yapılan gözlemlerle de kesinlik kazanmıştı.
Ancak bu gerçek, henüz hiçbir insan tarafından bilinmezken Kuran'da açıklanmıştı. Çünkü Kuran, tüm evrenin yaratıcısı ve hakimi olan Allah'ın sözüdür.
Yörüngeler
Allah Kuran'da Güneş ve Ay hakkında bilgi verirken her birinin belli bir yörüngesinin olduğunu da bildirmiştir:
Geceyi, gündüzü, Güneş'i ve Ay'ı yaratan O'dur; her biri bir yörüngede yüzüp gidiyor.
Kuran'da bildirilen bu gerçekler, çağımızdaki astronomik gözlemlerle ortaya çıkarılmıştır. Astronomi uzmanlarının hesaplarına göre Güneş, Solar Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega Yıldızı doğrultusunda saatte 720 bin km'lik bir hızla hareket etmektedir. Bu hesaba göre Güneş günde 17 milyon 280 bin km yol kat eder. Güneş'le birlikte onun çekim sistemi içindeki tüm gezegenler ve uydular da aynı mesafeyi kat ederler. Ayrıca evrendeki tüm yıldızlar da buna benzer şekilde planlı bir harekete sahiptirler.
Tüm evrenin bu şekilde yörüngelerle donatılmış olduğunu Allah yine Kuran'da şöyle haber verir:
'Özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış' göğe andolsun...
Evrende yaklaşık 200 milyar galaksi mevcuttur ve her galakside yaklaşık 200 milyar yıldız bulunur. Bu yıldızların pek çoğunun gezegenleri, bu gezegenlerin de uyduları vardır. Tüm bu gök cisimleri çok ince hesaplarla belirlenmiş yörüngelere sahiptir ve milyonlarca yıldır her biri kendi yörüngesinde diğerleriyle kusursuz bir uyum ve düzen içinde hareket etmektedir. Bunların dışında pek çok kuyruklu yıldız da kendileri için belirlenmiş yörüngeler boyunca hareket ederler.
Evrendeki yörüngeler sadece gök cisimlerine ait değildir. Galaksiler de şaşırtıcı hızlarla planlı ve hesaplı yörüngeler üzerinde hareket ederler. Bu hareketleri esnasında hiçbir gök cismiyle çarpışmazlar, yolları kesişmez. Öyle ki bazı galaksilerin birbirlerine değmeden birbirlerinin içinden geçtikleri gözlemlenmiştir.
Elbette Kuran'ın indirildiği dönemde insanlık, günümüzdeki gibi uzayı milyonlarca kilometre uzaklıklara dek gözlemleyecek teleskoplara, gelişmiş gözlem teknolojilerine, modern fizik ve astronomi bilgilerine sahip değildi. Dolayısıyla evrenin, ayette bildirildiği gibi "özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış" olduğunu o dönemde bilimsel olarak tespit edebilmek imkansızdı. Ancak o dönemde indirilmiş olan Kuran-ı Kerim'de bu gerçek bizlere açıkça haber verilmiştir; çünkü Kuran, Allah'ın sözüdür.
Korunmuş tavan
Kuran'da Allah gökyüzünün ilginç bir özelliğine şöyle dikkat çeker:
Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar.
Gökyüzünün bu özelliği 20. yüzyıldaki bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır.
Yerküreyi çepeçevre kuşatan atmosfer, canlılığın devamı için son derece hayati işlevler yerine getirir. Dünya'ya yaklaşan irili ufaklı pek çok göktaşını eriterek yok eder ve bunların yeryüzüne düşerek canlılara büyük zararlar vermesini engeller.
Bu temsili resimden de anlaşıldığı gibi kuyruklu yıldızlar dünyamız için çok önemli bir tehlike kaynağıdır. Ancak Allah kusursuz yaratışıyla atmosferi koruyucu bir tavan kılmıştır.
Bunun yanı sıra atmosfer, uzaydan gelen ve canlılar için zararlı olan ışınları da filtre eder. İlginçtir ki, atmosfer sadece zararsız orandaki ışınları, yani görünür ışığı, kızılötesi ışınları ve radyo dalgalarını geçirir. Çünkü bunlar yaşam için gerekli ışınlardır. Atmosferin belirli oranda geçirdiği ultraviyole ışınları, bitkilerin fotosentez yapmaları ve dolayısıyla tüm canlıların hayatta kalmaları açısından büyük önem taşır. Güneş tarafından yayılan şiddetli ultraviyole ışınlarının büyük bölümü atmosferin ozon tabakasında süzülür ve Dünya yüzeyine yaşam için gerekli olan az bir kısmı ulaşır.
Atmosferin koruyucu özelliği bununla da kalmaz. Dünya, uzayın yaklaşık eksi 270 derecelik dondurucu soğuğundan yine atmosfer sayesinde korunur.
Dünya'yı zararlı etkilerden koruyan yalnızca atmosfer değildir. Atmosferin yanı sıra "Van Allen Kuşakları" denilen ve dünyanın manyetik alanında oluşan bir tabaka da gezegenimize gelen zararlı ışınlara karşı bir kalkan görevi görür. Güneş'ten ve diğer yıldızlardan sürekli olarak yayılan bu ışınlar insanlar için öldürücü etkiye sahiptir. Özellikle Güneş'te sık sık meydana gelen ve "parlama" adı verilen enerji patlamaları, Van Allen Kuşakları olmasa, dünyadaki tüm yaşamı yok edebilecek güçtedir.
Geçtiğimiz yıllarda meydana gelen bir parlamada açığa çıkan enerjinin, Hiroşima'ya atılan atom bombasından 100 milyar kat daha güçlü olduğu tespit edilmiştir. Parlamadan 58 saat sonra pusulaların ibrelerinde aşırı hareketler gözlenmiş, Dünya atmosferinin 250 km yükseklikte sıcaklık sıçrama yapıp 2500 °C'ye yükselmiştir.
Kısacası Dünya'nın üzerinde, onu kuşatan ve dış tehlikelere karşı koruyan mükemmel bir sistem işler. Göğün bu koruyucu kalkan özelliğini Allah yüzyıllar önce Kuran'da bizlere bildirmiştir.
Ayette "dönüşlü" olarak tercüme edilen kelime "geri çeviren" ya da "geri döndüren" anlamına gelmektedir.
İlginçtir ki, gökyüzünün Kuran'da bildirilen bu özelliği, Kuran'ın indirilmesinden yüzyıllar sonra bilimsel olarak tespit edilmiştir.
Bilindiği gibi Dünya'yı çevreleyen atmosfer birkaç katmandan oluşur. Her katmanın canlılığın korunmasına hizmet eden önemli bir görevi vardır. İncelendiği zaman her tabakanın kendisine ulaşan madde ya da ışınları uzaya ya da yeryüzüne geri döndürme özelliklerine sahip olduğu anlaşılmıştır.
Örneğin 13-15 km yükseklikteki troposfer, yeryüzünden yükselen su buharının yoğunlaşarak yağmur olarak geri dönmesini sağlar.
25 km yükseklikteki ozonosfer, uzaydan gelen radyasyon ve zararlı ultraviyole ışınlarını yansıtarak yeryüzüne ulaşmadan uzaya geri dönmelerini sağlar.
İyonosfer tabakası da yeryüzünden yayınlanan radyo dalgalarını bir uydu gibi yeryüzünün farklı bölgelerine geri yansıtarak, telsiz telefonların, radyo ve televizyon yayınlarının uzak mesafelerden izlenebilmesini sağlar.
Atmosferin manyetosfer tabakası ise Güneş'ten ve diğer yıldızlardan yayılan zararlı radyoaktif parçacıkları yeryüzüne ulaşmadan uzaya geri döndürür.
Atmosferin katmanları
Kuran ayetlerinde Allah'ın evren hakkında verdiği bilgilerden biri de gökyüzünün yedi kat olarak düzenlenmesidir:
Sizin için yerde olanların tümünü yaratan O'dur. Sonra göğe istiva edip de onları yedi gök olarak düzenleyen O'dur. Ve O, her şeyi bilendir.
Kuran'da gök kelimesi tüm evreni ifade etmek için kullanıldığı gibi, Dünya göğünü ifade etmek için de kullanılır. Kelimenin bu anlamı alındığında, Dünya göğünün, bir başka deyişle atmosferin 7 katmandan oluştuğu sonucu ortaya çıkmaktadır.
Nitekim bugün Dünya atmosferinin üst üste dizilmiş farklı katmanlardan meydana geldiği bilinmektedir. Üstelik ayette bildirildiği gibi, tam yedi temel katmandan...
Bilim adamları atmosferin birçok katmandan oluştuğunu keşfettiler. Katmanlar, basınçları ve bunları oluşturan gazların bileşimi gibi belirgin fiziksel özelliklerle birbirlerinden farklılaşırlar... Atmosferin Dünya'ya en yakın katmanı "TROPOSFER"dir. Atmosferin toplam kütlesinin %90'ını oluşturur... Troposfer'in üzerindeki katman "STRATOSFER"dir... Stratosfer'de ultraviyole ışınlarının emildiği katmana "OZONOSFER" adı verilir... Stratosfer'in üzerindeki tabakaya "MEZOSFER" adı verilir... Mezosfer'in üzerinde "TERMOSFER" yer alır... İyonize olmuş gazlar Termosfer'in içinde "İYONOSFER" adı verilen bir katman oluştururlar... Dünya atmosferinin en dış tabakası 450 km'den 960 km'ye uzanır. Bu katmana "EKZOSFER" adı verilir.46
Bu kaynakta belirtilen katmanları saydığımızda atmosferin, ayette bildirildiği gibi, tam olarak 7 tabakadan oluştuğunu görürüz:
1- TROPOSFER 2- STRATOSFER 3- OZONOSFER 4- MEZOSFER 5- TERMOSFER 6- İYONOSFER 7- EKZOSFER Bu konuyla ilgili bir diğer önemli mucize de Fussilet Suresi'nin 12. ayetinde geçen "her bir göğe emrini vahyetti" ifadesiyle bildirilmektedir. Yani Allah'ın her tabakaya belli bir görev verdiği haber verilmektedir. Gerçekten de, önceki bölümlerde gördüğümüz gibi, yukarıda saydığımız tabakaların her biri insanların ve yeryüzündeki tüm canlıların yararı açısından çok hayati görevler taşımaktadır. Yağmurların oluşmasından zararlı ışınların engellenmesine, radyo dalgalarının yansıtılmasından göktaşlarının zararsız hale getirilmesine kadar her tabakanın kendine özgü belirli bir görevi vardır.
yüzyıl teknolojisi olmadan elde edilmesi mümkün olmayan bu bilgilerin 1400 yıl önce indirilmiş olan Kuran-ı Kerim'de açıkça bildirilmesi ise çok büyük bir mucizedir.
Dağların görevi
Kuran'da dağların önemli bir jeolojik görevine dikkat çekilmektedir:
Yeryüzünde, onları sarsmasın diye, sabit dağlar yarattık...
Dikkat edilirse, dağların yeryüzündeki sarsıntıları önleyici bir özelliği olduğu haber verilmektedir.
Kuran indirildiği dönemde hiçbir insan tarafından bilinmeyen bu gerçek, modern jeolojinin bulguları sonucunda ortaya çıkmıştır. Jeolojik bulgulara göre dağlar, yer kabuğunu oluşturan çok büyük tabakaların hareketleri ve çarpışmaları sonucunda meydana gelir.
İki tabaka çarpıştığı zaman daha dayanıklı olanı ötekinin altına girer. Üstte kalan tabaka yükselir ve dağları meydana getirir. Altta kalan tabaka ise yeraltında ilerleyerek aşağıya doğru derin bir uzantı meydana getirir. Yani dağların yeryüzünde gördüğümüz kısımları kadar yeraltına doğru ilerleyen kökleri de vardır.
Bu şekilde dağlar, yeryüzü tabakalarının birleşim noktalarında yerüstüne ve yeraltına doğru uzanarak bu tabakaları birbirine perçinler. Bu yolla yer kabuğunu sabitleyerek magma tabakası üzerinde ya da kendi tabakaları arasında kaymasını engeller. Kısacası dağları, tahtaları bir arada tutan çivilere benzetebiliriz.
Bir başka ayette Allah dağları bu görevlerinden dolayı "kazıklara" benzeterek şöyle bildirir:
Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık?
Dağların bu sabitleyici özelliği bilimsel literatürde "izostasi" terimiyle ifade edilir. İzostasinin anlamı şöyledir:
"İzostasi: Jeolojide, dağların dünya yüzeyinin altında oluşturdukları yer çekimsel kuvvet sayesinde yer kabuğunun genel dengesinin sağlanması."47
Görüldüğü gibi, modern jeolojik ve sismik araştırmalar sonucunda keşfedilen dağların çok önemli bir görevi, yüzyıllar önce indirilmiş Kuran-ı Kerim'de Allah'ın varlığını ispatlayan üstün hikmetin bir örneği olarak bildirilmiştir. Bir başka ayette ise şöyle buyrulur:
O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı...
Parmak uçlarının vurgulanması son derece hikmetlidir. Çünkü tüm insanların parmak izleri tamamen kendilerine özeldir. Dünyada yaşayan her insanın parmak izi diğerininkinden farklıdır. Dahası, tarih boyunca yaşamış insanlarınki de birbirlerinden farklıdır.
İşte bu nedenle parmak izi herkese özel çok önemli bir "kimlik kartı" sayılmakta ve tüm dünyada bu amaçla kullanılmaktadır.
Ancak burada önemli olan, parmak izinin ancak 19. yüzyılın sonlarında keşfedilmiş olmasıdır. Bundan önce insanlar parmak izlerini hiçbir özelliği ve anlamı olmayan çizgiler olarak görmüşlerdir. Fakat Kuran'da, o dönemde kimsenin dikkatini çekmeyen parmak izleri vurgulanmakta ve bu izlerin ancak çağımızda anlaşılan önemine dikkat çekilmektedir.
Dağların hareket etmesi
Bir ayette dağların göründükleri gibi sabit olmadıkları, sürekli olarak hareket ettikleri bildirilmektedir:
Dağları görürsün de, donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler.
Dağların hareketi, üzerinde bulundukları yer kabuğunun hareketinden kaynaklanır. Yer kabuğu kendisinden daha kalın olan manto tabakası üzerinde adeta yüzer gibi hareket etmektedir. İlk olarak bu yüzyılın başlarında Alfred Wegener adlı bir Alman bilim adamı, yeryüzündeki kıtaların dünyanın ilk dönemlerinde bitişik olduklarını, daha sonra farklı yönlerde hareket ederek birbirlerinden ayrılıp uzaklaştıklarını belirtmişti.
Ancak jeologlar Wegener'in haklı olduğunu onun ölümünden 50 yıl sonra, yani 1980'li yıllarda kanıtlayabildiler. Wegener'in 1915 yılında yayınladığı bir makalede belirttiği gibi, yeryüzündeki kara parçaları yaklaşık 500 milyon yıl önce birbirlerine bitişikti ve Pangaea adı verilen bu büyük kara parçası Güney Kutbu'nu kaplıyordu.
Yaklaşık 180 milyon yıl önce Pangaea ikiye ayrıldı. Farklı yönlere hareket eden bu iki dev kıtadan biri Afrika, Avustralya, Antarktika ve Hindistan'ı da kapsayan Gondwana oldu. Diğeri ise Avrupa, Kuzey Amerika ve Hindistan'sız Asya'dan oluşan Laurasia idi. Bu bölünmeden sonra yaklaşık 150 milyon yıl içinde çeşitli zamanlarda Gondwana ve Laurasia daha küçük parçalara ayrıldılar.
Pangaea'nın parçalanmasıyla ortaya çıkan bu kıtalar, sürekli olarak kara ve deniz arasındaki sınırı değiştirerek yılda birkaç santimetrelik hızla Dünya yüzeyinde sürüklenmektedirler.
yüzyılın başlarında yapılan jeolojik araştırmalar sonucunda keşfedilen yer kabuğunun bu hareketi bilimsel kaynaklarda şöyle açıklanmaktadır:
"Yer kabuğu ve üst mantodan oluşan 100 km kalınlığındaki dünya yüzeyi 'tabaka' adı verilen parçalardan oluşmuştur. Dünya yüzeyini oluşturan altı büyük tabaka ve çok sayıda küçük tabaka vardır. 'Tabaka tektoniği' adı verilen teoriye göre bu tabakalar kıtaları ve okyanus tabanını da beraberinde taşıyarak dünya üzerinde hareket ederler... Kıtasal hareketin yılda 1-5 cm olduğu hesaplanmıştır. Tabakalar bu şekilde hareket ettikçe dünya coğrafyasında değişiklikler meydana gelir. Örneğin Atlantik Okyanusu her yıl biraz daha genişlemektedir."48
Burada önemli bir noktanın özellikle belirtilmesi gerekir: Allah dağların hareketini ayette "sürüklenme" olarak bildirmiştir. Nitekim bilim adamlarının bugün bu hareket için kullandıkları İngilizce terim de "Continental Drift", yani "kıtasal sürüklenme"dir.49
Bilimin yeni keşfettiği bu bilimsel gerçeğin Kuran'da bildirilmiş olması, kuşkusuz Kuran'ın mucizelerinden biridir.
Aşılayıcı rüzgarlar
Kuran'ın bir ayetinde rüzgarların "aşılama" özelliğine ve bunun sonucunda yağmurun oluştuğuna dikkat çekilir:
Ve aşılayıcılar olarak rüzgarları gönderdik, böylece gökten su indirdik de sizleri suladık.
Ayette yağmur oluşumundaki ilk aşamanın rüzgarlar olduğuna dikkat çekilmektedir. Oysa bu yüzyılın başlarına kadar rüzgarla yağmurun yağması arasında bir bağlantı bulunduğu bilinmiyordu. Rüzgarların yağmurun oluşumunda önemli bir "aşılayıcı" rol oynadıkları modern meteorolojik çalışmalarla ortaya çıkarılmıştı.
Rüzgarların bu aşılama özelliği şöyle gerçekleşir:
Okyanusların ve denizlerin yüzeyinde köpüklenme nedeniyle her an sayısız hava kabarcığı oluşmaktadır. Bu kabarcıklar patladıklarında milimetrenin 100'de biri çapındaki binlerce parçacığı havaya fırlatırlar. "Aerosol" adı verilen bu parçacıklar, rüzgarlar sayesinde karalardan gelen tozlarla karışarak atmosferin üst katmanlarına taşınır. Rüzgarların bu şekilde yükseklere taşıdığı parçacıklar burada su buharı ile birleşir. Su buharı da bu parçacıkların etrafına toplanarak yoğunlaşır ve su damlacıklarına dönüşür. Bu su damlacıkları önce bir araya gelerek bulutları oluşturur, bir süre sonra da yağmur olarak yeryüzüne iner.
Görüldüğü gibi rüzgarlar, havada serbest halde bulunan su buharını denizlerden taşıdıkları parçacıklarla "aşılamakta" ve böylece yağmur bulutlarının oluşumunu sağlamaktadır.
Eğer rüzgarların bu özelliği olmasaydı, yüksek atmosferde su damlacıkları oluşmayacak ve yağmur diye bir şey de olmayacaktı.
Burada önemli olan nokta, rüzgarların yağmur oluşumundaki bu belirleyici rolünün asırlar önce Kuran ayetinde bildirilmiş olmasıdır. Hem de insanların doğa olayları hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadıkları bir devirde...
Yağmurdaki ölçü
Kuran'da yağmur hakkında verilen bir diğer bilgi ise yağmurun belli bir ölçü ile indirildiğidir. Zuhruf Suresi'nde şöyle buyrulur:
Ki O, belli bir miktar ile gökten su indirdi de, onunla ölü bir memleketi 'diriltti (ve her yanına hayat) yaydı'; siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız.
Yağmurdaki bu ölçü de yine çağımızdaki araştırmalarla tespit edilmiştir. Hesaplamalara göre yeryüzünden bir saniyede 16 milyon ton su buharlaşmaktadır. Bu miktardaki su buharı bir yılda 513 trilyon ton suya ulaşır. Bu, aynı zamanda Dünya'ya yağan yağmur miktarıdır. Yani su sürekli bir denge içinde, "bir ölçüye göre" dönüp durmaktadır. Yeryüzündeki hayatın devamı da bu su döngüsü sayesinde sağlanır. İnsan sahip olduğu tüm teknolojik imkanları kullansa da bu döngüyü asla yapay olarak gerçekleştiremez.
Su yeryüzünde sürekli belirli bir düzen içinde dönüp durmaktadır. Dünyadaki hayatın devamı da suyun bu döngüsü sayesinde mümkün olur.
Eğer bu miktarda küçük bir değişiklik olsa, kısa bir süre sonra büyük bir ekolojik dengesizlik ortaya çıkar ve bu da hayatın sonunu getirir. Fakat hiçbir zaman böyle olmaz: Yağmur, Kuran'da da bildirildiği gibi, yeryüzüne her yıl aynı miktarda yağmaya devam eder.
Denizlerin birbirine karışmaması
Denizlerin, araştırmacılar tarafından çok yakın bir geçmişte tespit edilen bir özelliği Kuran'ın şu ayetinde bildirilir:
Birbirleriyle kavuşmak üzere iki denizi salıverdi. İkisi arasında bir engel (berzah) vardır; birbirlerinin sınırını geçmezler.
Denizlerin ayette bildirilen bu özelliği okyanus bilimciler tarafından kısa bir süre önce keşfedilmiştir. "Yüzey gerilimi" adı verilen fiziksel bir kuvvet nedeniyle komşu denizlerin sularının karışmadığı ortaya çıkmıştır. Denizlerin farklı yoğunluklarından kaynaklanan yüzey gerilimi, adeta bir duvar gibi suların birbirine karışmasını engeller.
Elbette ki işin ilginç yanı, insanların ne fizikten, ne yüzey geriliminden, ne de okyanus biliminden haberdar olmadıkları bir devirde bu gerçeğin Kuran'da bildirilmiş olmasıdır.
Bebeğin cinsiyeti
Yakın bir zamana kadar insanlar bebeğin cinsiyetinin annenin hücreleri tarafından belirlendiğini düşünüyorlardı ya da anne ve babadan gelen hücrelerin birlikte cinsiyeti belirlediklerini zannediyorlardı. Ancak Kuran'da bu konuda farklı bir bilgi verilmiş ve erkeklik ve dişiliğin "rahme dökülen meniden" yaratıldığı bildirilmiştir:
Allah'ın Kuran'da verdiği bu bilginin doğruluğu, genetik ve mikrobiyoloji gibi bilimlerin gelişmesiyle bilimsel olarak da ispatlanmıştı. Cinsiyetin tümüyle erkekten gelen sperm hücreleri tarafından belirlendiği, kadının ise bu işte hiçbir rolü olmadığı anlaşılmıştı.
Cinsiyetin belirlenmesindeki temel etken kromozomlardır. İnsan yapısını belirleyen 46 kromozomdan ikisi cinsiyet kromozomu olarak adlandırılır. Bu iki kromozom erkekte XY, kadında ise XX olarak tanımlanır. Bunun sebebi kromozomların bu harflere benzemesidir. Y kromozomu erkeklik, X kromozomu ise kadınlık genlerini taşır.
Bir insanın oluşması, erkek ve kadında çiftler halinde yer alan bu kromozomların birer tanesinin birleşmesi ile başlar. Kadında yumurtlama sırasında ikiye ayrılan hücrenin her iki parçası da X kromozomu taşır. Erkekte ikiye ayrılan hücre ise X ve Y kromozomları taşıyan iki farklı sperm meydana getirir. Eğer kadındaki X kromozomu erkekteki X kromozomu taşıyan spermle birleşirse doğacak bebek kız olacaktır. Eğer Y kromozomu taşıyan spermle birleşirse, bu durumda doğacak çocuk erkek olacaktır.
Yani doğacak çocuğun cinsiyeti, erkekteki kromozomlardan hangisinin kadının yumurtasıyla birleşeceğine bağlıdır.
Kuşkusuz genetik bilimi ortaya çıkıncaya dek, yani 20. yüzyıla kadar bunların hiçbiri bilinmiyordu. Aksine pek çok toplumda, doğacak çocuğun cinsiyetinin kadın bedeni tarafından belirlendiğine inanılıyordu. Hatta bu nedenle kız çocuk doğuran kadınlar kınanıyordu.
Oysa Kuran'da insanlara genlerin keşfinden 13 yüzyıl önce bu batıl inanışı reddeden bir bilgi verilmiş, cinsiyetin kökeninin kadın değil, erkekten gelen meni olduğu bildirilmiştir.
Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir "alak"tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir. (Alak Suresi, 1-3)
Rahme asılıp tutunan "alak"
Allah'ın insanın yaratılışı hakkında verdiği bilgileri incelemeye devam ettiğimizde, yine çok önemli bilimsel mucizelerle karşılaşırız.
Erkekten gelen sperm ve kadındaki yumurta birleştiğinde doğacak bebeğin ilk özü oluşur. Biyolojide "zigot" olarak adlandırılan bu tek hücre, hiç vakit kaybetmeden bölünerek çoğalır ve giderek küçük bir "et parçası" haline gelir.
Ancak zigot boşlukta büyümez, rahim duvarına asılıp tutunur. Sahip olduğu uzantılar sayesinde toprağa yerleşen kökler gibi buraya yapışır. Bu kökler sayesinde gelişimi için ihtiyaç duyduğu maddeleri annenin vücudundan emebilir.
İşte burada çok önemli bir Kuran mucizesi ortaya çıkmaktadır. Allah Kuran'da anne rahmine tutunarak gelişmeye başlayan zigottan söz ederken "alak" kelimesini kullanmaktadır.
"Alak" kelimesinin Arapçadaki anlamı "bir yere asılıp tutunan şey" demektir. Hatta bu kelime deriye yapışarak oradan kan emen sülükler için de kullanılır.
Kuşkusuz anne karnında gelişmekte olan zigotun bu özelliğine işaret eden bir kelimenin kullanılması, Kuran'ı alemlerin Rabbi olan Allah'ın indirdiğini bir kez daha ispatlamaktadır.
Kemiklerin kasla sarılması
Kuran ayetlerinde bildirilen bir diğer önemli bilgi ise insanın anne rahmindeki gelişim aşamalarıdır. Ayetlerde anne karnında önce kemiklerin oluştuğu, daha sonra ise kasların ortaya çıkarak bu kemikleri sardığı haber verilmektedir:
Sonra o su damlasını bir alak (hücre topluluğu) olarak yarattık; ardından o alak'ı bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne Yücedir.
Anne karnındaki gelişimi inceleyen bilim dalı embriyolojidir. Embriyoloji alanında yakın zamana kadar kemiklerle kasların birlikte ortaya çıkarak geliştikleri sanılıyordu. Bu yüzden bazı kimseler uzun bir süre bu ayetlerin bilime ters düştüğünü iddia etmiştir. Ancak gelişmiş teknolojiler sayesinde yapılan mikroskobik incelemeler, Kuran'da bildirilenlerin tamamen doğru olduğunu ortaya koymuştur.
Bu mikroskobik incelemeler göstermektedir ki, anne karnında tam ayetlerde tarif edildiği gibi bir süreç gerçekleşir. Önce embriyodaki kıkırdak doku kemikleşir. Daha sonra ise kas hücreleri kemiklerin etrafındaki dokudan seçilerek bir araya gelir ve bu kemikleri sarar.
Bu durum Developing Human, yani "Gelişen İnsan" adlı bilimsel bir yayında şöyle açıklanmaktadır:
"6. haftada kıkırdaklaşmanın devamı olarak ilk kemikleşme köprücük kemiğinde ortaya çıkar. 7. hafta sonunda uzun kemiklerde de kemikleşme başlar. Kemikler oluşmaya devam ederken kas hücreleri kemiği çevreleyen dokudan seçilerek kas kitlesini meydana getirirler. Kas dokusu bu şekilde kemiğin etrafında ön ve arka kas gruplarına ayrışır."50
Kısacası insanın Kuran'da tarif edilen gelişim aşamaları, modern embriyolojinin bulgularıyla tam bir uyum içindedir.
Bebeğin rahimdeki üç evresi
Kuran'da insanın anne karnında üç aşamalı bir yaratılışla yaratıldığı bildirilmektedir:
... Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka İlah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?
Dikkat edilirse ayette insanın anne karnında birbirinden farklı üç ayrı gelişim evresinden geçerek yaratıldığına işaret edilmektedir.
Gerçekten de bugün modern biyoloji, bebeğin anne karnındaki embriyolojik gelişiminin üç farklı evrede gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Bugün tıp fakültelerinde ders kitabı olarak okutulan bütün embriyoloji kitaplarında bu konu en temel bilgiler arasında yer alır. Örneğin embriyoloji hakkında temel başvuru kaynaklarından biri sayılan Basic Human Embryology (Temel İnsan Embriyolojisi) adlı kaynakta bu gerçek şöyle ifade edilmektedir:
"Rahimdeki hayat 3 evreden oluşur: preembriyonik (ilk 2,5 hafta), embriyonik (8. haftanın sonuna kadar) ve fetal (8. haftadan doğuma kadar)."51
Tıp dilinde "trimester", yani "üç dönem" olarak adlandırılan bu evreler bebeğin farklı gelişim aşamalarıdır. Bu üç gelişim evresinin temel özellikleri şöyledir:
Preembriyonik evre:
Yaygın olarak "1. trimester" olarak adlandırılan bu ilk evrede zigot bölünerek çoğalır, bir hücre kitlesi haline geldikten sonra kendini rahim duvarına yapıştırır. Hücreler çoğalmaya devam ederken 3 tabaka halinde organize olurlar.
Embriyonik evre:
"2. trimester" olarak da adlandırılan ikinci evre toplam 5,5 hafta sürer ve bu süre boyunca canlı "embriyo" olarak adlandırılır. Bu evrede hücre tabakalarından bedenin temel organ ve sistemleri ortaya çıkar.
Fetal evre:
Gebeliğin "3. trimesteri" olarak adlandırılan evrede embriyo artık "fetus" olarak adlandırılır. Bu evre gebeliğin sekizinci haftasından itibaren başlar ve doğuma dek sürer. Bir önceki evreden farkı, yüzü, elleri ve ayaklarıyla belirgin, insan dış görünümüne sahip bir canlı olmasıdır. Evrenin başında 3 cm boyunda olmasına rağmen tüm organları oluşmuştur. Bu 30 haftalık evrenin özelliği, doğum haftasına dek fetusta büyüme ve orantılarda değişmedir.
Anne rahmindeki gelişim ile ilgili bu bilgiler ancak modern teknolojik aletlerle yapılan gözlemler sonucunda elde edilmiştir. Ancak görüldüğü gibi bu bilgiler de diğer pek çok bilimsel gerçek gibi mucizevi bir biçimde Kuran ayetlerinde haber verilmiştir.
Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir.
"Hem Bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız Bana'dır."
İnsanlığın tıp alanında hiçbir detaylı bilgiye sahip olmadığı bir dönemde Kuran'da bu derece ayrıntılı ve doğru bilgilerin verilmiş olması, elbette Kuran'ın Allah Kelamı olduğunun açık bir delilidir.
Anne sütü
Anne sütü, bebeğin besin ihtiyacını eksiksiz olarak karşılamak ve bebeği olası enfeksiyonlara karşı korumak üzere Allah'ın yarattığı eşsiz bir besindir. Günümüz teknolojisi ile hazırlanan bebek mamaları dahi bu mucizevi besinin yerini tutamamaktadır.
Anne sütünün bebeğe olan faydaları her geçen gün daha fazla ortaya çıkmaktadır. Bilimin anne sütü ile ilgili keşfettiği gerçeklerden biri ise bebeğin anne sütü ile 2 yıl boyunca beslenmesinin son derece faydalı olmasıdır. Bilimin yeni keşfettiği bu önemli bilgiyi Allah bizlere "... Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir..." ayetiyle 14 asır önce bildirmiştir.
Sonuç
İncelediğimiz tüm bilgiler bizlere açık bir gerçeği göstermektedir: Kuran öyle bir kitaptır ki, içinde verilen haberlerin hepsi doğru çıkmış, o dönemde hiçbir insan tarafından bilinmeyen gerçekler ayetlerde haber verilmiştir. Elbette ki bu, Kuran'ın bir insan sözü olmadığının apaçık bir ispatıdır. Kuran, her şeyi yoktan var eden ve ilmiyle tüm varlıkları kuşatan Yüce Allah'ın sözüdür.
Allah bir ayetinde Kuran'la ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
... Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok çelişkiler bulacaklardı.
Kuran'da hiçbir çelişki olmadığı gibi, içinde yer alan her bilgi gün geçtikçe bu İlahi Kitab'ın yeni mucizelerini ortaya koymaktadır. İnsana düşen ise Allah'ın indirdiği bu İlahi Kitab'a sarılmak ve onu kendisine yol gösterici olarak kabul etmektir. Allah bir ayetinde bizlere şöyle buyurmaktadır:
Bu indirdiğimiz mübarek bir Kitap'tır. Şu halde O'na uyun ve korkup-sakının. Umulur ki esirgenirsiniz.