Rehbere dön
AZTRENDEFRESNLRUITSQBSROKYDA

Kuran Bilime Yol Gösterir: Din ile bilim daima uyum içindedir

İçindekiler
  1. Giriş
  2. Akıllı tasarım, yani yaratılış
  3. Din bilimi teşvik eder
  4. Din, bilimin doğru yönlendirilmesini sağlar
  5. Din ile bilim daima uyum içindedir
  6. Kuran'ın bilimsel mucizeleri
  7. İman eden bilim adamları
  8. Geçmişte yaşamış iman eden bilim adamları
  9. Geçmişte yaşamış diğer imanlı bilim adamları
  10. Günümüzün imanlı bilim adamları
  11. Müslüman bilim adamları
  12. Günümüzün diğer iman eden bilim adamları
  13. Sonuç
  14. Kaynaklar

Materyalistler, bilim karşısındaki yenilgilerini gizleyebilmek için her zaman çeşitli propaganda yöntemlerini devreye sokarlar. Bunların başında ise materyalist yayın organlarının temel konusu haline gelmiş olan "din-bilim çatışması" iddiası gelir. Bu iddiayı dile getiren kaynaklarda, dinin tarih boyunca bilime karşı olduğu, bilimin ancak din terk edildiğinde gelişebileceği gibi gerçek dışı hikayeler anlatılır.

Oysa bilim tarihine biraz göz atmak bile bu iddiaların yanlışlığını görmek için yeterlidir.

İslam tarihine baktığımızda, Kuran'la birlikte Ortadoğu'ya bilimin de girdiğini görürüz. İslam öncesi dönemde Araplar, türlü batıl inanışa ve hurafeye inanan, evren ve doğa hakkında hiçbir gözlem yapmayan bir toplum olmuşlardır. Ancak İslam'la birlikte bu toplum medenileşmiş, bilgiye değer vermiş ve Kuran'ın emirlerine uyarak evreni ve doğayı gözlemlemeye başlamıştır. Sadece Araplar değil, İranlılar, Türkler, Kuzey Afrikalılar gibi pek çok toplum İslamiyet'i kabul etmekle aydınlanmıştır. Allah'ın Kuran'da insanlara öğrettiği olgunluk ve bilgiler, özellikle 9. ve 10. yüzyıllarda büyük bir medeniyetin doğmasına yol açmıştır. Bu dönemde yetişen çok sayıda Müslüman bilim adamı astronomi, matematik, geometri, tıp gibi bilim dallarında çok önemli keşifler gerçekleştirmiştir.

Bilimsel çalışmaların Avrupa'ya aktarılmasında önemli bir yeri olan ve Müslüman bilim adamlarının çoğunun yetiştiği Endülüs, özellikle tıp alanında çok büyük yeniliklerin ve atılımların beşiği olmuştur. Müslüman hekimler tek bir alanda uzmanlaşmamışlar, özellikle farmakoloji, cerrahi, göz, doğum, fizyoloji, bakteriyoloji ve hijyen gibi çok geniş alanlarda da uzmanlaşmışlardı. Uzun yıllar tıbbi bitkileri inceleyerek tıp tarihi ve tıbbi bitkiler hakkında eserler yazmış olan İbn-i Cülcül (?-992) ile teşhis ve tedavi konusunda ün yapmış olan ve bugün bilinen otuza yakın eseri bulunan Tunuslu hekim Ebu Cafer İbn-i Cezzar (?-1009) tıp konusunda en tanınmış bilim adamları arasındadır. Abdüllatif el-Bağdadi (1162-1231) anatomi alanındaki çalışmaları ile tanınır. Alt çene ve göğüs kemiği gibi vücuttaki birçok kemiğin anatomisi hakkında geçmişte yapılmış hataları düzeltmiştir. Bağdadi'nin el-İfade ve'l-İtibar adlı eseri 1788 yılında düzenlenerek Latince, Almanca ve Fransızcaya çevrilmiştir. Makaletün fi'l-Havas adlı eseri ise beş duyu organını ele almaktadır.

Müslüman anatomistler insan kafatasındaki kemiklerin doğru sayısını ve kulak içinde üç küçük kemikçik bulunduğunu da tespit etmişlerdir. Anatomik çalışmalar yapan Müslüman bilim adamlarının başında İbn-i Sina (980-1037) gelir. Daha küçük yaşta edebiyat, matematik, geometri, fizik, doğa bilimleri ve mantık öğrenen İbn-i Sina sadece Doğu'da değil, Batı'da da tanınmıştır. En ünlü eseri olan el-Kanun fi't-Tıb Arapça yazılmış ve 12. yüzyılda Latinceye çevrilerek Avrupa üniversitelerinde 17. yüzyıla kadar temel ders kitabı olarak kabul edilmiş ve okutulmuştur. Bundan başka felsefe ve doğa bilimleri alanında yüzden fazla eser yazmıştır. El-Kanun'da söz edilen tıbbi bilgilerin büyük bir bölümü bugün dahi önemini yitirmemiştir.

İnsanlardan, her canlıdan ve hayvanlardan da böyle renkleri ayrı ayrı olanlar vardır. Kulları içinde ise Allah'tan ancak alim olanlar 'içleri titreyerek-korkar'. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır.

Fatır Suresi, 28

Allah, gerçekten Kendisi'nden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de O'ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. Aziz ve Hakim olan O'ndan başka ilah yoktur.

Al-i İmran Suresi, 18

1203-1283 yılları arasında yaşayan Zekeriya Kazvini ise Aristo'nun döneminden beri süregelen beyin ve kalple ilgili birçok yanlış düşünceyi ortadan kaldırmıştır. Kalp ve beyinle ilgili bilgileri bugünkü bilgilerimize son derece yakındır.

Zekeriya Kazvini, Hamdullah Müstevfi el-Kazvini (1281-1350) ve İbnü'n-Nefis'in anatomi alanındaki çalışmaları modern tıp biliminin temelini oluşturmuştur. Bu bilim adamları daha 13. ve 14. yüzyıllarda kalp ve akciğerler arasındaki bağlantıyı, atardamarların temiz kan, toplardamarların ise kirli kan taşıdığını, kanın akciğerlerde temizlendiğini, kalbe dönen temiz kanın aort tarafından beyne ve vücudun diğer organlarına taşındığını göstermişlerdir.

Ali bin İsa'nın (?-1038) göz hastalıkları üzerine yazdığı üç ciltlik Tezkiretü'l-Kehhalin fi'l-Ayn ve Emraziha adlı eserinin birinci cildi tamamen göz anatomisine ayrılmıştır ve birçok değerli bilgi vermektedir. Bu eser daha sonraları Latinceye ve Almancaya çevrilmiştir.

Muhammed Ebu Bekir Zekeriya Razi (865-925), Burhaneddin Nefis (?-1438), İsmail Cürcani (?-1136), Kutbeddin Şirazi (1236-1310), Mansur bin Muhammed, Ebu'l Kasım Zehravi astronomi, matematik, tıp ve anatomi bilimlerinin tarihinde önemli yerleri bulunan Müslüman bilim adamlarından bazılarıdır.

Tıp ve anatomi bilimlerinin yanı sıra, birçok başka alanda da Müslüman bilim adamları önemli katkılarda bulunmuşlardır. 11. yüzyılda yaşayan Biruni, Galilei'den 600 yıl önce dünyanın döndüğünü doğrulamış, Newton'dan 700 yıl önce dünyanın çapını hesaplamıştır. 15. yüzyılda yaşayan Ali Kuşçu Ay'ın ilk haritasını çıkarmış ve bugün Ay'da bir bölgeye onun ismi verilmiştir. Sabit bin Kurra 9. yüzyılda yaşamış ve Newton'dan asırlar önce diferansiyel hesabı keşfetmiştir. 10. yüzyılda yaşayan Battani trigonometriyi ilk kez keşfetmiştir. Onunla aynı yüzyılda yaşayan Ebu'l Vefa ise trigonometriye "sekant-kosekant" terimlerini kazandırmıştır. Harizmi 9. yüzyılda ilk cebir kitabını yazmıştır. Mağribi, bugün "Pascal üçgeni" olarak bilinen formülü Pascal'dan 600 yıl önce bulmuştur. 11. yüzyılda yaşayan İbn-i Heysem optik biliminin kurucusudur. Roger Bacon ve Kepler onun eserlerinden faydalanmışlar, Galilei de onun eserlerinden faydalanarak teleskobu icat etmiştir. Kindi ise Einstein'dan 1100 yıl önce izafiyet teorisini ortaya atmıştır. Pasteur'den yaklaşık 400 yıl önce yaşayan Akşemseddin ilk olarak mikropların varlığını keşfetmiştir. Ali bin Abbas 10. yüzyılda yaşamış ve ilk kanser ameliyatını gerçekleştirmiştir. Aynı dönemde yaşayan İbn-i Cezzar cüzzamın sebep ve tedavi yöntemlerini açıklamıştır. Görüldüğü gibi, burada sadece birkaçının adı sayılan Müslüman bilim adamları modern bilimin temelini oluşturan önemli keşiflerde bulunmuşlardır.

Biruni, 11. yüzyılda yaşamış Müslüman bir bilim adamıdır. Galilei'den 600 yıl önce dünyanın hareket ettiğini kanıtlamış, Newton'dan 700 yıl önce ise dünyanın çapını hesaplamıştır.
Biruni, 11. yüzyılda yaşamış Müslüman bir bilim adamıdır. Galilei'den 600 yıl önce dünyanın hareket ettiğini kanıtlamış, Newton'dan 700 yıl önce ise dünyanın çapını hesaplamıştır.
Ali Kuşçu, 15. yüzyılda Ay'ın ilk haritasını çıkarmıştır; bugün Ay'da bir bölgeye onun ismi verilmiştir.
Ali Kuşçu, 15. yüzyılda Ay'ın ilk haritasını çıkarmıştır; bugün Ay'da bir bölgeye onun ismi verilmiştir.

Batı medeniyetine baktığımızda, çağdaş bilimin doğuşunun yine Allah inancı üzerine kurulu olduğunu görürüz. "Bilimsel devrim çağı" olarak bilinen 17. yüzyıl, Allah'ın yarattığı evreni ve doğayı keşfetmek amacıyla araştırma yapan bilim adamları ile doludur. Bu dönemde İngiltere, Fransa gibi ülkelerde kurulan tüm bilim enstitüleri "Allah'ın kanunlarını keşfederek O'nu tanımak" amacını taşıyordu. Newton, Kepler, Copernicus, Bacon, Galilei, Pascal, Boyle, Paley, Cuvier gibi isimler, bilim dünyasına önemli katkıları bulunan ve aynı zamanda Allah'a olan imanları ile tanınan bilim adamlarından sadece birkaçıdır. (Detaylı bilgi için bkz. İman eden bilim adamları bölümü)

Bu bilim adamları Allah'a inanan ve bu inançtan gelen şevkle bilimsel çalışma yapan kişilerdir. Bu gerçeğin örneklerinden biri, 19. yüzyılın başlarında İngiltere'de düzenlenen ve "Bridgewater Treatises" olarak bilinen bir dizi eserdir. Çok sayıda bilim adamı farklı bilim dallarında araştırma yapmış ve vardıkları sonuçları "Allah'ın evrende ve doğada yarattığı ahenk ve uyumun delilleri" olarak kabul etmişlerdir. Bu bilim adamlarının kullandıkları yöntem de "Allah'ı doğayla tanımak" anlamına gelen "Natural Theology" (Doğal İlahiyat) kavramıyla ifade edilmiştir.

"Bridgewater Treatises" içinde yer alan en ünlü kitap, devrin ünlü bilim adamı William Paley tarafından 1802 yılında yayınlanan Natural Theology: or, Evidences of the Existence and Attributes of the Deity, Collected from the Appearances of Nature (Doğal İlahiyat, ya da Doğadaki Görünümlerden Yola Çıkarak Allah'ın Varlığının ve Sıfatlarının Delilleri) adlı kitaptır. Paley bu kitapta oldukça kapsamlı bir anatomi bilgisi vermiş ve canlıların bedenlerindeki "tasarımlara" örnekler vermiştir.

Daha sonra Paley'in eserinden yola çıkılarak Kraliyet Derneği adına bir açıklama yapılmıştır. Açıklamada bilim adamlarına aşağıdaki konularda araştırma yapmaları tavsiye edilmiştir:

Allah'ın Kudreti, Aklı ve Güzelliği hakkında, O'nun yaratışını gösteren tüm deliller ve akılcı açıklamalar. Örneğin hayvanlar, bitkiler ya da madenler arasında Allah'ın yarattıklarının çeşitliliği ve oluşumları, sindirimin ve (besinleri) dönüştürmenin detayları, insanın yaptığı "tasarım" örnekleri ve diğer her türlü akılcı argüman, eski ve modern bilim ve sanat dalları ve tüm edebiyat...

Allah'ın varlığının ispatlarını ortaya koymaya çağıran bu davete pek çok bilim adamı katılmış ve birbiri ardına çok önemli bilimsel eserler yayınlanmıştır. "Bridgewater Treatises" dizisinde yayınlanan eserler ve yazarları şunlardır:

– Doğanın İnsanın Ahlaki ve Entelektüel Yapısına Olan Uyumu (Thomas Chalmers, 1833)

– Kimya, Meteoroloji ve Sindirim (William Prout, M.D., 1834)

– Hayvanların İçgüdüleri, Alışkanlıkları ve Geçmişleri (William Kirby, 1835)

– İnsan Eli: Bir Tasarım Örneği (Charles Bell, 1837)

– Jeoloji ve Mineraloji (Dean Buckland, 1837)

– Doğanın İnsanın Fiziksel Yapısına Olan Uyumu (J. Kidd, M.D., 1837)

– Astronomi ve Genel Fizik (William Whewell, 1839)

– Hayvan ve Bitki Fizyolojisi (P. M. Roget, M.D., 1840)

"Bridgewater Treatises", din ile bilim arasındaki uyumu gösteren pek çok örnekten biridir. Bu eserlerin öncesinde ve sonrasında yapılmış olan daha pek çok bilimsel çalışmanın amacı, Allah'ın yarattığı evreni tanımak ve bu yolla O'nun yüceliğini kavramak olmuştur.

Bilim dünyasının bu yönden sapması ise, materyalist felsefenin birtakım sosyal ve siyasi şartlar sonucunda 19. yüzyıl Batı kültürüne hakim olmasının bir sonucudur. Bu süreç Darwin'in evrim teorisi ile en açık ifadesini bulmuş ve bilim ile dini, daha önceki durumun tam tersine, birbirine zıt iki bilgi kaynağı olarak göstermeye başlamıştır.

İngiliz araştırmacılar Michael Baigent, Richard Leigh ve Henry Lincoln bunu şöyle açıklarlar:

"Darwin'den bir buçuk asır önce bilim dinden ayrı değildi; aksine onun bir parçasıydı ve nihai amacı ona hizmet etmekti... Ama Darwin'in zamanındaki bilim, o zamana dek taşımakta olduğu bu anlamdan koparıldı ve kendisini dine karşı mutlak bir rakip ve alternatif bir kavram olarak kabul ettirdi. Artık insanlık bu ikisi arasında bir seçim yapmaya zorlanacaktı."40

Ancak günümüzde din ile bilim arasına sokulmak istenen bu zoraki ayrılığı bilim kendi bulgularıyla yalanlamaktadır. Din bize evrenin yoktan yaratıldığını öğretmekte, bilim ise bu gerçeğin delillerini bulmaktadır. Din bize canlıları Allah'ın yarattığını öğretmekte, bilim ise canlılar dünyasında ortaya çıkardığı düzenle bu gerçeğin delillerini ortaya koymaktadır. Michael Denton, Nature's Destiny (Doğanın Kaderi) adlı kitabında "bir zamanlar ateizmin ve kuşkuculuğun en büyük müttefiki sayılan bilim, nihayet ikinci bin yılı bitirmekte olduğumuz şu dönemde, bir zamanlar Newton'ın ve onun taraftarlarının istemiş oldukları gibi, antroposentrik inancın en büyük savunucusu haline gelmiştir" demektedir. Antroposentrik inanç, dünyayı Allah'ın insanlar için yarattığı inancıdır.

Bilimin ortaya koyduğu bu sonuç, giderek daha fazla bilim adamının Allah'a samimi bir biçimde inanmasına neden olmaktadır. Ünlü biyokimyacı Michael Behe, "Yaratıcı'ya veya doğanın ötesinde bir gerçekliğin varlığına inanan bilim adamları popüler medya hikayelerinin anlattığından çok daha fazla sayıdadır; genel nüfusun %90'ını oluşturan inançlıların bilim adamları arasında farklı olduğunu düşündürecek bir neden yoktur"42 diyerek bu gerçeği ifade etmektedir.

Bilimin vardığı bu sonuç karşısında materyalistler birtakım baskı mekanizmalarını devreye sokarak bilim dünyasını sindirmeye çalışmaktadırlar.

Batılı ülkelerde bir bilim adamının yükselebilmesi, doçent, profesör gibi unvanlara ulaşabilmesi, bilimsel dergilerde çalışmalarını yayınlatabilmesi için bazı standartlara uyması gerekir. Evrim teorisini kayıtsız şartsız kabul etmek bir numaralı standarttır. Bu nedenle bazı bilim adamları gerçekte hiç inanmadıkları Darwinist masalları kabul etmekte ve yaratılışın delillerini göz ardı etmektedirler. Scientific American (Bilimsel Amerika) dergisinin Eylül 1999 sayısındaki Scientists and Religion in America (Amerika'da Bilim Adamları ve Din) başlıklı yazıda, Washington Üniversitesi sosyologlarından Rodney Stark bilim adamlarına yapılan baskıyı şöyle açıklamıştır:

"200 yıldır 'eğer bilim adamı olmak istiyorsan, zihninin tüm dini zincirlerden arınması gerekir' fikri pazarlandı... Üniversitelerde dindar olan kimseler susuyorlar ve dinsiz olanlara ayrıcalık tanınıyor. Üst kademelerde dinsizliği ödüllendirme sistemi var."43

Materyalistlerin dine karşı yürüttükleri bu sistemli mücadelenin bir diğer örneği de başta belirttiğimiz propaganda yöntemleridir. "Din bilimle çatışır" ya da "Bilim materyalist olmak zorundadır" gibi iddialar bu propagandanın temel unsurlarıdır. Şimdi bu iddiaların neden mantıklı ve tutarlı yönlerinin olmadığını inceleyelim.

Ortaçağ Kilisesi'nin bilim adamlarına karşı tavrı

Din karşıtı çevreler, Ortaçağ Kilisesi'nin bilimle ilgili hatalı görüşlerini ve tutumunu sıkça dine karşı bir silah olarak kullanırlar. Kilisenin Avrupa'yı gerilettiği ve sefalete sürüklediği söylenir. Bu çabaların ardında yatan neden ise Ortaçağ Kilisesi'nin dinle bağdaştırılması ve dolayısıyla insanlara "eğer din gelirse Ortaçağ'ın karanlıklarına gömülürüz" denmesidir. Oysa gerçek din, Ortaçağ Kilisesi'nin görüşlerinden ve tutumundan ibaret değildir.

Ortaçağ Kilisesi İsa Peygamberin bildirdiği vahiyden uzaklaşmış ve din dışı bazı fikirler ortaya atmıştır. Özellikle ruhban sınıfı tarafından bazı çevrelerin çıkarları doğrultusunda ilahi kaynaktan tamamen uzaklaşarak idare edilen Kilise'nin görüşleri, kuşkusuz bilime de zarar vermiştir. Ancak bu tarihsel gerçek, elbette ki İslam dinine mal edilemez. Çünkü İslam, Ortaçağ Kilisesi gibi ruhban sınıfının hurafelerine değil, sadece ve sadece Allah'ın sözü olan Kuran'a dayanır.

Tutucu Ortaçağ Kilisesi'nin dindarlıkla hiçbir ilgisi olmadığının açık bir göstergesi ise, bu kilise tarafından baskılara maruz kalan Galilei gibi bilim adamlarının gerçekte son derece dindar kimseler olmasıdır. (Rehberin ikinci bölümünde bu bilim adamlarının inançları ile ilgili daha detaylı bilgi verilecektir.) Bu örnek de bir kez daha göstermektedir ki, skolastik düşüncenin bilime uyguladığı baskı dindarlığın değil, dinin çarpıtılmasının bir sonucudur.

Kuran ise Allah'ın vahyidir ve hiçbir değişikliğe uğramamıştır; tek bir harfi bile değiştirilmemiştir. Bu nedenle Kuran'da en küçük bir çelişki veya hata yoktur. Allah'ın Kuran'da verdiği bilgiler bilimsel keşiflerle örtüşmektedir. Hatta ancak bizim yüzyılımızda ortaya çıkarılabilen pek çok bilimsel gerçek, bundan 1400 yıl önce Kuran'da insanlara haber verilmiştir. Bu, Kuran'ın önemli bir mucizesidir ve Allah'ın vahyi olduğunun kesin delillerinden biridir. (İlerleyen bölümlerde Kuran'da bildirilmiş bilimsel gerçeklerin bazılarından söz edilecektir.)

"Bilim materyalist olmak zorundadır" iddiası

Materyalistlerin bir diğer propaganda aracı, "bilim sadece maddeyi inceler, dolayısıyla materyalist olmak zorundadır" şeklindeki basmakalıp iddiadır.

Bu, aslında biraz düşünen bir insanın hemen fark edeceği bir kelime oyunundan başka bir şey değildir. Bilimin maddeyi incelediği doğrudur, ancak bu, "bilim materyalist olmak zorundadır" demek değildir. Çünkü "maddeyi incelemek" ile "materyalist olmak" çok farklı şeylerdir.

Maddeyi incelediğimizde, maddenin kendi kendine meydana getiremeyeceği kadar büyük bir bilgi ve tasarım sonucunda oluştuğu sonucuna varırız. Bu bilgi ve tasarımın tasarımcısını görmesek de, bilinçli olarak meydana getirildiğini anlarız. Örneğin bizden önce bir insanın girip girmediğinden emin olmadığımız bir mağara düşünelim. Bu mağaraya girdiğimizde eğer mağaranın duvarlarında çok büyük bir ustalıkla çizilmiş, hayranlık verici resimler varsa, o halde "Bizden önce burada akıllı bir varlık bulunmuş, burada eserler meydana getirmiş" diye düşünürüz. O akıllı varlığı hiç görmesek de varlığını eserlerinden anlarız.

Bilim de işte bu yöntemlerle doğayı incelemekte ve doğada asla maddesel etkenlerle açıklanamayacak bir düzen olduğunu, bunun ancak madde ötesi üstün bir Akıl tarafından var edilebilecek bir tasarım olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Bir başka deyişle, maddesel dünyanın her tarafında Allah'ın varlığının ve hakimiyetinin apaçık delillerini görmektedir.

Materyalistlerin tutucu ve bağnaz yaklaşımları

Elbette ki belirli bir görüşe sahip olan herkes, kendi görüşünün bilimsel gerçekler açısından doğrulanıp doğrulanmadığını sınamakta ve bununla ilgili bilimsel araştırmalar yapmakta özgürdür. Örneğin bir insan ortaya çıkıp dünyanın düz olduğunu iddia edebilir ve bu konuda araştırma yapabilir. Ancak önemli olan, bu kişinin karşılaştığı bilimsel sonuçları nasıl değerlendireceğidir. Bilimsel verilerde dünyanın yuvarlak olduğu ile ilgili sayısız delille karşılaşacaktır. Bu durumda bu kişi adil davranmalı, gerçeği kabul etmeli ve baştaki iddiasından vazgeçmelidir.

Aynı durum materyalizm için de geçerlidir. Bilim maddenin mutlak bir varlık olmadığını, bir başlangıcının olduğunu kanıtlamıştır. Dahası, maddede olağanüstü bir tasarım bulunduğunu göstermiştir. Maddeyi inceleyen materyalist bilim adamları da teorilerinin doğru olmadığına, gerçeğin ise inandıklarının tam aksi olduğuna şahit olmuşlardır.

Ancak ilginçtir ki, söz konusu kişiler materyalizme körü körüne bağlanmışlar ve bu "inançtan" vazgeçmemek için inat göstermektedirler. Ünlü bir evrimci ve materyalist dünya görüşüne sahip Harvard Üniversitesi genetik profesörü Richard Lewontin bu bağnaz materyalist tutumu şöyle itiraf eder:

"Bizim materyalizme bir inancımız var, 'a priori' (önceden kabul edilmiş, doğru varsayılmış) bir inanç bu. Bizi dünyaya materyalist bir açıklama getirmeye zorlayan şey, bilimin yöntemleri ve kuralları değil. Aksine, materyalizme olan a priori bağlılığımız nedeniyle, dünyaya materyalist bir açıklama getiren araştırma yöntemlerini ve kavramları kurguluyoruz. Materyalizm mutlak doğru olduğuna göre de, ilahi bir açıklamanın sahneye girmesine izin veremeyiz."44

Lewontin tüm materyalistlerin bakış açısını açıkça dile getirmektedir. Bu ifadelerinde de belirttiği gibi materyalistler önce materyalist ideolojiyi benimser ve sonra bu ideolojiyi doğrulayacak bilgiler ararlar. Yani materyalizm, bilimsel araştırmalarla vardıkları bir sonuç değil, bilime kabul ettirmeye çalıştıkları yanlış bir yargıdır.

Aynı durumu bir başka evrimcinin bakış açısında da görmek mümkündür. Ünlü evrimci Robert Shapiro, Origins: A Skeptic's Guide to the Creation of Life on Earth (Kökenler: Bir Şüphecinin Dünyada Hayatın Yaratılışı ile İlgili Kılavuzu) adlı kitabında evrim teorisine olan sadakatini şöyle ifade etmiştir:

Onlardan seni dinleyenler vardır; oysa Biz, onu kavrayıp anlamalarına (bir engel olarak) kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, hangi 'apaçık-belgeyi' görseler, yine ona inanmazlar. Öyle ki, o inkar etmekte olanlar, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek:

"Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir" derler.

Enam Suresi, 25

"Gelecekte bir gün bütün mantıklı kimyasal deneyler hayatın muhtemel kökeninin tamamıyla hatalı olduğunu gösterebilir. Dahası, yeni jeolojik kanıtlar dünya üzerinde ani bir hayat oluşumunu gösterebilir. Son olarak tüm kainatı keşfedip başka bir yerde bir hayat izine veya hayata neden olabilecek bir sürece rastlamayabiliriz. Böyle bir durumda birtakım bilim adamları cevap için dine başvurabilirler. Ancak benim de dahil olduğum diğerleri, elde olan daha az muhtemel bilimsel açıklamalar arasından mümkün olan bir tanesini seçip öne sürebilmek için aramaya çalışacaklardır."45

Shapiro'nun "bilimsel bir açıklama aramaya devam ederiz" derken kastettiği şey, gerçekte "materyalist bir açıklama"dır. Materyalizme olan bu körü körüne bağlılık, Shapiro'yu ve onun gibi binlerce insanı fanatikçe bir inkara sürüklemektedir. Aslında söylemek istedikleri şey "Ne delil görürsek görelim, Allah'a inanmayacağız" cümlesidir.

İlginçtir, bu aldanış sadece çağımızdaki materyalistlere özgü değildir. Allah, kendilerini inkarda inat gösteren bu gibi insanlar hakkında Kuran'da önemli bilgiler verir. Örneğin kendilerine gösterdiği pek çok mucize karşısında Musa Peygambere şöyle diyen Mısırlılar çağdaş materyalistlerle aynı karaktere sahiptirler:

"Bizi büyülemek için mucize (ayet) olarak her ne getirirsen getir, yine de biz sana inanacak değiliz."

Araf Suresi, 132

Allah başka ayetlerde bu gibi insanlardan şöyle söz etmektedir:

Onlardan seni dinleyenler vardır; oysa Biz, onu kavrayıp anlamalarına (bir engel olarak) kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, hangi 'apaçık-belgeyi' görseler, yine ona inanmazlar. Öyle ki, o inkar etmekte olanlar, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek:

"Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir" derler.

Enam Suresi, 25

Olanca yeminleriyle, eğer kendilerine bir ayet gelse, kesin olarak ona inanacaklarına dair Allah'a yemin ettiler. De ki:

"Ayetler, ancak Allah Katındadır; onlara (mucizeler) gelse de kuşkusuz inanmayacaklarının şuurunda değil misiniz?"

Enam Suresi, 109